Eylül 2008


   

Yalnız size mahsus bir hayatın yaşam kıyısında değeri zannımca paranın geçmediği zamanlarda bile meta değeri taşımayan atom yığınlarıyız. Yalnız sizin için var olan kainatı kainattaki manasız atom yığınları işgal etmekte. Size uzak belki de milyonda bir size yakın. Ama hayatımız hep size tezat. Hep yağmanı bekledik gönlümüze ilmik ilmik. Ama hiç duasına çıkmadık yağman için gönlümüze.
 
Hep gelmenizi bekledik hiç gelmeyi düşünmedik. Çünkü hep kendimizi düşündük. Hep kısacık hayatımıza kısa yollar oluşturmanın derdindeydik. Ve hep umarsızdık yaşanması gerçek olacak şeylere karşı. Uzun zamanlı maddenin yıllar sonraki manasını yalnızca bir parça bezin ve bir avuç toprağın örteceğini bilemedik. Bazen çok istediğimizi sandık. Aslında sandığımız bir sandık dolusu yalan dünya kadar yalandı.‘Neyse’ ve ‘keşke’ diyerek tükenen hayatımıza bir gün ‘vahlar’ ında karışacağını aklımızın en ücra köşesinden dahi geçirememiştik. Vah ki ne vah. Bedenimizi hücre hücre istila etmiş. Ve gözün görememesi kalbin nahoşluğu vahlardan da öte. Burada gelemedik oraya geleceğimiz zamanda görememek cehennem ehline karşı ölümün boğazlanması kadar anlatılamayacak korku. Zarib in gölgesi dahi olamadık. Zarib gibi bir seçilmiş. Yine neyse demek düşer payımıza. Ama keşkemizi de öylece yetim bırakamam. Ahhh keşke.

AFY

 

 

İncecik fısıltılarımı gizli saklı yakarışlarımı koynunda ninnileyen gök/çe topraksın Sen.

Varlığımın titrek kanatlarını ebedî kabullenişin seccadesinde yatıştıran serin rüzgarsın Sen.

Özlemlerimin kırgın bakışlarını sonsuzluk semasının ufkuna taşıyan rahmet ışığısın Sen.

Kirli paslı kalıbımı sorgusuz sualsiz itaat kalıbında yoğura yoğura temize çeken mahbubiyet elisin Sen.

Boynu bükük yakarışlarımı, yüzü yerde arzularımı şeksiz şüphesiz makbul olan nefesine dolayıp okşayan şefkat fısıltısısın Sen.

Bir denizi kağıda döker gibi, göğü avuçlarıma indirir gibi, dudağımda inciler büyütür gibi, sesime sesin dokunur gibi salavatlarca tebessümünü gördüğüm aşinalık vechesisin Sen.

Dua göğüm, muştu güneşim, teselli yağmurum, muhabbet meltemim; ne hoş duruyorsun aramızda, yanımızda, yöremizde.

Merhamet durağım, metanet sığınağım, huzur barınağım, hep yüzüne yüzüne vardığım Efendim; ne çok oluyorsun dillendiremediğim hayranlıkların arefesinde, yetişemediğim minnettarlıkların zirvesinde…

Senin ubudiyetinin toprağına attığım tohumlar gibidir kalpsiz secdelerim.

Senin mahbubiyetinin denizine akıttığım nehirler gibidir arsız isteyişlerim.

Senin miracının göğüne dal budak, salkım saçak uzattığım ağaçlar gibidir dilsiz dualarım.

Sözümü miraca eriştiren Efendim.

Sesimi duaya yetiştiren Efendim.

Yüzümü secdeye bitiştiren Efendim.

Yüz buldumsa varlığa, Senin Yüz’ünden Efendim.

Yakınlığından seslenirim.

Söz oldumsa Var Eden’e, Sana inen Söz’den Efendim.

Yakınlığından nefeslenirim.

Yüz’lerce sâlât ve Söz’lerce selam Efendim.

Şükür ki bu paslı dudağa emanettir Sana verilecek selamlar.

Şükür ki bu kirli dile değmektedir Sana edilecek salatlar.

Sesimi çoğaltan, sözümü yükselten

aczimi ve fakrımı Kadir-i Rahîm’in dergahına taşıran “Dua Göğü”m

Efendim.

Senai Demirci

Arap çölleri alev ateş kavruluyordu. Kızgın kumları yakan güneş, katılaşan kalpleri yakamıyordu işte… Kum taneleri kadar insaf ve izana sahip olmayan bir millet vardı bu talihsiz yarımadada… Feryatlar yükseliyordu arzdan arşa doğru… İnsanlık, geçirdiği amansız imtihanda sınıfta kalmıştı ki bir nur belirdi ufuklardan… Kâinat gebeydi, doğum sancıları çekiyordu… Bu kutlu doğum, insanlığın kaybettiği vasıflara ilticasının da habercisiydi… Titriyordu yedi gök… Sıtmaya tutulmuştu arz… Bu nuru taşımak kolay olmayacaktı onlar için… Alışılmışın dışında bir vuslattı bu… Âlemlerin âlimine kavuşması…“Bu gelen ilm-i ledün sultanıdır.
Bu gelen tevhid ü irfan kanudur.”

Bu sesler ve daha niceleri muştuluyordu gelen nur çerağını… Kimsesizlerin kimsesi, gariplerin hâmisiyle müşerref oluyordu âlemler… On sekiz bin âlemin Mustafa’sı yola çıkmıştı âlem-i ervahtan… Aylar paylaşamıyordu bu şerefli doğumu… Rebiülevvel bir adım öndeydi bu hususta… Kıskanıyordu diğer aylar… Keşke, keşke diyorlardı… Kutlu doğuma şahit olmak istiyordu zaman. Takvimler bu ışık sağanağını taşımakta zorlanıyorlardı. Çok ağır bir yüktü bu, taşıyanı bahtiyar eden… Hasta ruhların tabibi, yürek yanıklarının ilâhî merhemi geliyordu tedavi için. Karanlık kavşaklarda yolunu kaybeden insanlığa müjdeler getiriyordu âlemlerin elçisi… Ruhlar arınıyor, her şey sil baştan yenileniyordu.

Gökte ay ve güneş bu mübarek gelişe şahit olmak için erkenden kurulmuşlardı dünya üzerine… Amine’nin evinden etrafa yayılan ışık, ayın ve güneşin ziyasını gölgede bırakıyordu. Yırtıcılıkta sırtlanları geride bırakan beşerin kurtuluşunu müjdeliyordu bu güzel ve mübarek doğum… Artık insanlık yepyeni bir çağa, kurtuluş çağına adım atıyordu. Bu zamanın altın dilimi dünya ve içindekiler için de bir milattı. Onun gelişi arzı ve arşı nura gark ediyordu. Bulutlar rahmetini toprağa değdirmek için sabırsızlanıyorlardı. Onun ayağının değeceği taş ve toprak kendini seçilmiş sayıyordu. Böyle bir nur kuşatıyordu ufukları.

“Esselâmu Aleyke, ya Muhammed
Esselâmu Aleyke, ya Ahmed”

Öylesine büyük bir heyecanla ve avazla çınlıyordu asuman… Adı güzel, kendi güzel Muhammed dünyaya doğru mukaddes bir yolculuğa çıkmıştı. Milâttı bu vahşilikte sınır tanımayan insanlık için… Melekler adını sayıklıyordu ulu serverin… Selavatlar gök kubbede yankılanıyordu. Kubbelerden taşıyordu âminler… Kandiller yanıyordu semanın derinliklerinde… Gökyüzünde dolunay seyre dalmıştı mübarek kadın Amine’nin evini ve etrafındaki nur halelerini. Yeryüzü müstesna zamanlardan birini idrak ediyordu.

O gelmişti bir seher vakti… Yerle sema nura gark olmuştu… Mevcudat onunla müşerrefti artık, ilelebet payidar… Bir yetim gelmişti dünyaya… Sevgili babasını dünya gözüyle görmek nasip olmamıştı kendisine… Ruhlar âleminde tanışmışlardı biiznillah… Bereket dolmuştu muhterem validesinin istiratgâhına… Dünyada bir kısım gariplikler yaşanır olmuştu… Çünkü bu alelâde bir doğum değildi. Putlar tersyüz olmuştu bu gelişin heybetinden… Küfrün kaleleri yıkılmaya mahkûmdu. İnsanlık yepyeni ve apak bir sayfa açıyordu. Yürekler arınıyordu. İnkârcıların nutku tutulmuştu, şaşırıp kalmışlardı öylece…
İnsanlığın medar-ı iftiharı olacak o gül bebek doğar doğmaz başını yere koyup Rabbine secde etmişti. O, çocuk hâliyle secdede “Ümmetim, ümmetim” demişti. Doğuştan sünnetliydi ve göbeği de kesilmişti… Her hâlinde bir harikulâdelik vardı.

Yaratılanların en hayırlısı ve kâinatın efendisi, doğumuyla cihanı aydınlatmıştı. Adı güzel, kendi güzel Mihammed’i zor bir istikbal bekliyordu. Çileli yollardan geçmeliydi. Buna hazırdı zaten… Rabbi onun ruhunu bunlara hazırlamıştı evvelden. Sevgili validesinin sütü yetmez olmuştu ona. Sütanne Halime’nin yanında geçen yıllar başlamıştı onun için. Bunda da bir hayır vardı elbet… Allah neylerse güzel eyler. Bizler hikmetini idrak edemeyiz.

Resulullah Efendimizin de içerisinde doğup büyüdüğü Arap yarımadasında sütannelik yaygındı. Sütü kesilen kadınlar, çocuklarını başka ailelere, annelere verir, belli bir yaşa kadar onların evinde tutarlardı. Efendimiz de sütanneye veridi. Fakat o bildiğimiz çocuklardan biri değildi. Ona sütanne olacak kişi ne kadar da bahtiyardı. Lâkin o kişi, yani Halime Hanım bu durumdan haberdar değildi önceleri. Küçük Muhammed bu eve geldikten sonra her şey ne kadar da değişmişti. Her gün değişik harikuladelikler yaşanıyordu. Bu duruma kimse anlam veremese de herkes halinden fevkalade hoşnuttu. Bolluk ve bereket, kıt kanaat geçinen Halime’nin evine taşınmıştı. Evin dört bir tarafı nurlarla bezenmişti sanki. O, diğer bebeklerden daha farklı bakıyor, gülüyor, misk ü amber kokuyordu. Güller bile Muhammed’in kokusuna gıpta ediyordu. O güller ki kokularının esrarını onun mübarek tenine borçluydular. Gelecekte ‘Güllerin Efendisi’ olacaktı o… Âlemler onunla hayat bulacaktı.

Annelerin annesi Amine’yle, gül yavrusu Medine yoluna revan olurlar… Emelleri baba yurduna vaslolup o mübarek iklimi teneffüs etmektir. Öyle de yaparlar. Babayla oğlun farlı bir âlemde vuslatıdır bu… Bu manzara yürekleri parçalar. Fakat asıl acıyı yolda annesi Amine’yi gencecik yaşında kara toprağa vermekle yaşar. Artık yetimliğinin yanında bir de öksüzlüğü kaldırmak zorundadır. Bundan sonra nurlu dedenin şefkat kanatları altındadır. Bize bir nefes kadar yakın ve bir gölge kadar uzak olan ölüm dedeyi de çekip alır rûy-i zeminden… Bu sefer de Ebu Talib yetişir yeğeninin imdadına… Sıcak yuvasının bir parçası olur.

Küçücük bir çocuğun önce babasını, sonra annesini, bu yetmiyormuş gibi kendisine kol kanat geren sevgili dedesini kaybetmesi ne kadar zor bir durumdur. Minik bir yüreğin bunca acıları kaldırması ne kadar da zordur. Fakat o müstesna bir insandı. Kendisi gelecek zaman içerisinde Allah’ın habibi olacak bir çocuk olduğu için acılar Rabbin yardımıyla hafifletilmiş, kapanan her bir kapının hemen yanında yeni kapılar açılmıştı. Yüce Yaratıcı istediğine nice güzellikler verir, istediğinden de nice nimetleri çekip alır. O her şeye kadirdir.

Bu yetim ve öksüz çocuk, kendini taşıyacak yaşa gelince harikuladelikleri iyice belirginleşir. Çevresindeki insanların hâl ve tavırları onda görülmez. Her girdiği mekânda farklılığı gözlerden kaçmaz. Lat, Uzza, Menat ve bir yığın sözde mabudun önünde diz çöken gafilleri ateşten çekip kurtarmak için irşat faaliyetlerine başlar büyük bir iştiyak ve kararlılıkla… Sırtına vurulan nübüvvet mührünün çilesine adamıştır kendini. Acıyı bal etmek ve çileye talip olmak yüce gönüllerin işi… Onun engin gönlü Hak ve hakikat için özel donatılmıştı. Rabbi onu hususi olarak terbiye etmiş, kalbinde fenadan eser bırakmamıştı.

Dünya kurulalı beri böyle bir ruh teşrif etmemişti ruy-i zemine. Geçmişten bugüne kadar onlarca peygamber gelmiş, vazifesini ifa etmiş, sonra da Hakk’ın emri gereği dünyadan göçüp gitmiştir. Fakat Hz. Muhammed(sav) bunlardan çok farklıydı. Çünkü o peygamberler zincirinin son halkasıydı. Zaman onu Muhammed’ül Emin vasfıyla taçlandırmıştı. Bundan sonra derin ilmi, kültürü, zenginliği, güzelliği ve soyu ile devrindeki kadınların en üstünü olan Hatice’yle yolu kesişen Resulullah için yeni bir sayfa açılır. Hz. Hatice onun hâl ve hareketlerini beğenir, kendisiyle evlenir. O zaman henüz peygamber değildir. Bu izdivacın meyveleri olarak Zeynep, Rukiyye, Ümmi Gülsüm, Fatıma ve Abdullah gelir dünyaya… Sonra canından aziz bildiği mübarek torunları Hasan ve Hüseyin… Hiçbir şey ona Rabbiyle arasına girecek kadar tesir etmez. Maişetini helâl yoldan temin etmek için rızkın onda dokuzu olan ticaretin içinde bulur kendini… Dünyevî hiçbir şey ona Allah’ını unutturamaz.

Bir gün “Oku! Bütün mevcudatı yaratan Rabbinin ismiyle ki; O, insanı kan pıhtısından yarattı, Oku senin Rabbin kalemle yazmayı öğreten, insana bilmediğini bildiren kerimlerin kerimi ve ihsan sahibidir.(Alak S. / 1–5. Ayetler)” hitabıyla karşılaşınca insanlık yepyeni bir dönemece giriyordu. Risalet yıllarının habercisi olan bu kutlu hadisenin tesiri nur yüzlü Resulü yataklara düşürmüştü. Fakat insanlığın küfür bataklığına saplandığı bir demde o yatıp uyuyamazdı… Zira bu hâlde iken ilâhî ikaz hemen geliverdi: “Ey örtülere bürünüp yatan! Kalk inzâr eyle ve Rabbini tekbir et “ (Müddessir S. 1–3.Ayetler)

Resulullah Efendimize gelen ilk ayetler onun şahsında aslında bütün insanlığa okumayı emrediyordu. Bu asla tesadüf değildi. “Oku” ifadesi sadece harflerden oluşan yazıyı kapsamıyordu şüphesiz. Kâinatın varlığını tefekkür etme, âlemlerin Rabbinin yarattıklarından yola çıkarak onun büyüklüğünü tasdik etme de aslında ‘Oku’ ifadesinin kapsamına dâhildi. Uzun sürecek çileli yılların başlangıcıydı bu ilâhî ferman… Sonra ayetler yağmur gibi, şimşek gibi, kasırga gibi ardı ardına gelmeye başladı: “-Sana emrolunan şeyi açıkla, baş ağrıtırcasına anlat, müşriklere aldırma” (Hicr/94)…Kolay değildi bu ağır yükü sırtlamak…

Onca yıllar tebliğle geçti… Müşrikler her geçen gün şiddet ve nefret sağanağını kasırgaya dönüştürdüler. O ‘gül yüzlü yâr’a yapmadıkları eziyet ve kötülük kalmadı. Onu sürekli tahkir ve taciz ettiler. Bunun yanında nur halkası da her şeye rağmen genişliyordu. İslâm güneşi, küfrün kara bulutlarını bertaraf ederek Hakk’a ve hakikate inanan, bu uğurda canlarını Hakk’a kurban eden cengâver müminlerin üzerine doğuyordu. Atalarının batıl itikatları üzere yaşamakta ısrar edenler, o güzeller güzeline yapmadık eza ve cefa bırakmadılar. Onu Hak yoldan döndürmek için bin dereden su getirdiler… Fakat hiçbir şey o nurlu elçiyi tebliğ vazifesinden döndüremedi. O nihaî sözünü bütün insanlığa haykırarak söyledi: “Bir elime güneşi, öteki elime ayı verseniz yine de bu davadan vazgeçmem”

Her şeyiyle İslâm’a teslim olan müminlerin kanı küffarın paslı kılıçlarıyla sular seller gibi aktı. Fakat onlar mezra hükmündeki bu geçici dünyada canlarıyla ebediliği kazandılar. Allah onların canlarını Cennetteki köşkler karşılığında satın aldı. Bu ne kârlı ve mübarek bir alışveriştir. Bir zamanlar köle olan Bilâllerin yanık sesi Mekke semalarını çınlattı. Gökler açıldı Resul için… Rabbiyle vuslatı bir lütuftu onun için… Bütün delillere, onca mucizeye rağmen müşrikler küfürde ısrar ederler. Kâfirlerin kalpleri bir türlü yumuşamaz. Müslümanlar için ufuklar açılmaz olur. Dinmek bilmeyen zulüm ve inkâr, Mekke’yi yaşanmaz hâle getirir… Göçten başka yapılacak şey de kalmaz. Onlar da Resulullah’ın öncülüğünde Medine’ye hicret etmek için yola revan olurlar. Ensar ve Muhacirler Medine’de kardeşliğin en güzel numunesini sergileyerek İslâm’ın çoraklaşan bahçelerini yeşertirler. Hicret Müslümanlar için hayırlı bir yolculuk olur. İslam yeni beldelere açılır. Mekkeli müşrikler bütün zorluklara, tehdit ve işkencelere rağmen yine de söndüremezler inananların yüreklerinde yanan iman ateşini. Müslümanlık gonca halindeyken açılır, iri bir güle dönüşür.

Her geçen gün mahzunlaşır Resulullah… Sanki misafirdir bu yalan dünyada… Dost halesine duyduğu aşk ve şevk gittikçe artar… Ve bir gün davasına gönül veren ve her biri bir yıldız hükmünde olan ashabını toplayarak onlara veda hükmündeki son sözlerini irâd eder: “Ey insanlar! Sözümü iyi dinleyiniz! Bilmiyorum, belki bu seneden sonra sizinle burada ebedî olarak bir daha birleşemeyeceğim…” Ölüm Allah Resulünün sanki içine doğmuştur. Öyle de olur; o mübarek yorgun bedeni dünyayı acı ve hicrana boğarak güzeller güzeline kavuşur.

O gün bugündür dünya virandır müminler için… Resulün olmadığı bir dünya ıstıraptan gayri nedir ki? Onun yüzü suyu hürmetine yaratılan kâinat, en acı demlerini yaşıyor şimdi. İnsanlığın başında kümelenen kara bulutlar, ancak onun yolundan gitmekle bertaraf edilebilir. Bilâller’in okuduğu ezanlara hasret çoraklaşan yüreklerimiz… Yoluna yeksân olduğum gönüllerin sultanı, bil ki bize gayri hiçbir ilâç derman olmaz senin nurundan başka… Pusulamız puslu, imanımız yara aldı pusuda… Münzevi çığlıklar uyandırır gaflet uykusunda sabahlayan rind-i şeydayı… Gayri gönül terazisi çekmez bu sıkleti… Refik-i Âlâya yükselen ruhuna binlerce salât ve selâm olsun ey Resûllerin piri!… Bizi şefaatine eriştir. İrademizi iradene râm eyle ki kurtuluş bundadır. Çöller suya nasıl hasretse biz ümmetin de işte öyle sana müştâkız… Sözler kâfi değil sana olan aşkımızı izhar etmeye… Duygularımın tercümanı olan şair A.Ulvi Kurucu’nun sözleriyle sana olan aşkımı beyan ederim:

“Rûhum sana âşık, sana hayrandır Efendim,
Bir ben değil, âlem sana kurbandır Efendim.
Aşkınla buhurdan gibi tütmekte bu kalbim,
Sensiz bana cennet bile hicrandır Efendim.”

M.Nihat Malkoç

 

 

Gülüşünden ilham almak yakışır ümmetine
Ağlamak ise yakışmaz gül tenine
Gülmek demek Gülden gelir bence
Gül yüzüne gülmek yakışır, ağlamak bize…

 

Sen gül efendim
Ben ağlarım
Yolunda ağlamayı
Gülmekten sayarım…

 

Şimdi gözümde yaş, günahlara kefaret mi bilmem
Sefil halimle adını anmak kurtuluşa vesilem
Devrinde olsam, olsam da ayaklarına kapansam
Gül tenine yüz sürsem Ellerinden öpsem…

 

 Sen gül Efendim,
Ben ağlarım
Yolunda ağlamayı
Gülmekten sayarım…

 

Küsürlük ömrümde ne etsem az gelir
Sensiz yaşamak zeval getirir, cefa verir
Sensiz dünya ağlamaya gebedir
Bir damla göz yaşına can verilir…

Sen gül Efendim
Ben ağlarım
Yolunda ağlamayı
Gülmekten Sayarım…

Çare aradım, aradımda bulamadım
Sözlerinden başka merhem yok gül yüzlüm
Saadet sende güzellik sende
Sensiz dünya boş hemgame…

Sen Gül Efendim
Ben ağlarım
Yolunda ağlamayı
Gülmekten sayarım…

Ah çekerim ömrüm uzadıkca
Bilmem ulaşabilirmiyim ravzana
Günahkar bedenim daim hasta
Umudum Rabbim, kurtuluruz inşaAllah…

Sen Gül Efendim
Ben ağlarım
Yolunda ağlamayı
Gülmekten sayarım…

Mustafa Vural

 

 

 

“Ya Muhammed (sav)! Sana muasir olamadigimdan, cok müteessirim. Beseriyet, Senin gibi mümtaz bir kudreti bir defa görmüs badema göremeyecektir. Binaenalyh, Senin huzurunda kemal-i hürmet ile egilirim”

 

Bismark

 

“Şöyle bir göz atmakla, Hz. Muhammed’in, bütün vasıflarını ve kahramanlıklarını görmek mümkündür. Bunlardan bazıları Peygamberliğinin ilk günlerinde ve bazıları da peygamberliğinden sonra olmuştur. Eşsiz mucizeleri gördüğüm zaman, O’nu rütbe bakımından insanların en büyüğü ve en yücesi olarak mütalaa ediyorum. Hatta; insanlık O’nun bir benzerini görmemiş ve görmeyecektir de…”

 Aziz, Prof. Bosworth Smith (Mohammed and Mohammadanism, London 1874)

 

“bir hayranlık, sürekli bir saygı, Arabistan’ın bu büyük Peygamberinin hayatını ve şahsiyetini inceleyen ve nasıl öğrettiğini, nasıl yaşadığını bilen herkesin bu güçlü Peygamber için ürpertici bir saygıyla dolmaması mümkün değildir. Kitabımda söyleyeceklerimin pek çoğu, çoklarının bildiği şeyler olsa da, ben onları ne zaman yeni baştan okusam, bu Arabistanlı Muallim için hep yeni bir hayranlık, yeni bir saygı duyuyorum.”

Annie Besant, (Hindistan’ın Bağımsızlık Mücadelesi Liderlerinden) (The Life and Teachings of Muhammad, Madras, 1932)

 

’Ben şahsen Hz. Muhammed’in hayranıyım.’

Sosyolog V.D.Eratsen

 

“sorunlarının üst üste yığılarak nerdeyse çözülmez hal aldığı günümüzde Hz. Muhammed’e her zamankinden daha fazla muhtaçiz. Eğer O aramızda olsaydı bütün bunları oturup bir fincan kahve içme rahatlığı ile çözerdi”

 

George Bernard Shaw ( İrlandalı dramatist, sosyalist düşünür ve 20.yüzyılın önde gelen tiyatro yazarlarından)

 

“Tarihteki Yüz Büyük İnsan” adlı kitabıyla bütün dünyada yankılar uyandıran Amerikalı bilim adamı Prof. Michael Hart’a kitabın ilk yayınlandığı tarihten on yıl sonra, Kahire’de çağırıldığı bir ödül töreninde, El-Ahram Gazetesi muhabirlerince sorulan; “kitabınızın yayınlanmasının üzerinden 10 yıl geçti neredeyse. ‘100 ünlü Adam’ adlı kitabınızda birinci yeri Hz. Muhammed’e (s.a.v.) ayırmıştınız, hâlâ bu görüşünüzde ısrarlı mısınız?” şeklindeki soruya şu cevabı vermişti:
“Bu ünlülerin ilk listesi. Bu sayı 200-300’e bile çıkarılsa Hz. Muhammed’in (s.a.v.) listenin başındaki yeri sabittir.
Ben ünlüleri incelerken bazı sabit kriterler ortaya koydum. Bunlardan biri de, ünlülerin insanlık tarihinde bıraktıkları geniş ve derinlemesine izlerdir. Benim, ünlülerin en ünlüsü olarak Hz. Muhammed’i (s.a.v.) tercihim ise, O’nun hem peygamberliği, hem de dinî ve dünyevî seviyede fevkâlâde başarılı olmasıdır. İnsanlık ahlâkı, felsefî ve hukukî olarak İslâm’dan daha mükemmel bir din görmemiştir. Hz. Muhammed (s.a.v.)’in vefatından sonra da İslâm, dünyanın doğusunda ve batısında yayılmaya devam etti. Dünyada hâlâ bir çok insan kalpleriyle ve akıllarıyla İslâm’a yöneliyor. Hz. Muhammed’in (s.a.v.) davet ettiği din, 14 yüzyıl önce medeniyetin ve kültür merkezlerinin dışındaki bir bölgede doğmuştu. Ve zor şartlar altında yol aldı. Buna rağmen İslâm, dünyanın her yönüne yol buldu. Ve inanıyorum ki Hz. Muhammed (s.a.v.) gibi, her yönüyle mükemmel bir insan, bir daha gelmez.”

Prof. Dr. Michael Hart

 

“Kral ve vezirler gibi azamet ve debdebe perdeleriyle gizlenmiş değildi. Kendi hırkasını kendi yamalar, kendi ayakkabısını kendi tamir ederdi. Harbe gider, ashabı ile istişare eder, emirlerini onlarla beraber verirdi.
Nasıl bir insan olduğunu her yönü ile kavminin bilmesi için böyle yaptı. Ona artık, siz ne isterseniz öyle deyiniz. Dünya’da taç ve ihtişam sahibi hiçbir imparatora, yamalı bir hırka içindeki bu insan kadar hürmet ve itaat edilmemiştir. Yirmiüç yıllık dünya imtihanı, gerçek bir kahraman için lüzumlu bütün unsurları taşımaktadır.”

 

Thomas Carlyle (Meşhur İngiliz Düşünür)

Kim demişse demiş; “Gözden ırak olan, gönülden de uzak olurmuş” diye. Kimin için söylenmiş, neden söylemişler bunu? Birileri için doğru olsa da bu söz, Senin için yalan yâ Resulallah. Sen ne gözümüzden ırak, ne de gönlümüzden uzaksın.
Gönül evim Seninle, hatıranla dopdolu. Ey uzaklarda zannedilen, Mekke’de, Medine’de aranan Şanlı Nebî. Adınla ve hayatınla gönlümüzde yaşıyorsun.Adını duyduğum ilk andan beri, o küçücük yüreğime sevgin güneş oldu, içime doğdu. En başta anacığımın ve çevremdeki insanların, dillerinden düşmezdi adın. Kimdin Sen, o adı dillerden hiç düşmeyen. En güzel, en seçkin bir kelimeydin, saygıyla söylenirdin. Mübarek adın anıldığında eller kalplere doğru götürülürdü. Bir dua yükselirdi dillerden; “ALLAHümme salli ala seyyidina Muhammed.” Küçüktüm, bilemezdim o zamanlar bu sırrı. Büyüdüm, düştüm izinin, sırrının ardına. Anlayanlar anlamışlardı, bütün esrarın anahtarının Sende olduğunu. Düğümleri Sen çözebilirdin, şifreleri Sen açabilirdin ancak.

 

Kimdin Sen, adı dillerden hiç düşmeyen? Adın bile hayatın kadar nurdan bir alev olup, gönülleri tutuşturuyordu. Kimdin? Nasıl biriydin ey Nebî? Bilemezdim o zamanlar. Sonra, çok sonraları da Seni doğru dürüst anlatana pek rastlayamadık hayatımızda. Fâni bir şahsiyet gibi geçiliyordun. Yaptıklarının üstünde hiç durulmuyordu. Hâlbuki o güzel adın vardı dilimizde, hayatımız kadar kıymetli. Anlamasak da hissediyorduk. Bu her şeyi anlatmaya yetiyordu ama gönlümüz daha fazlasını istiyordu. Bulamıyorduk, öğrenemiyorduk bir türlü. Nice insanlar çıkarıldı karşımıza. Tarihler, kitaplar, birçok meşhur simalardan söz ediyordu uzun uzun ama Sen yoktun onların arasında. Nice maharetli eller, nice bin ustalıkla bir yerlere atıvermişlerdi Seni. Tarihin tozlu sayfalarında unutturulmaya çalışılıyordun. Onlar gizledikçe aklım ve kalbim el ele verip, Senin hayatını en ince noktasına kadar öğrenmenin ve bilmenin heyecanına düştüler. Ve sonra gökyüzü kadar berrak bir mavilik içinde, bembeyaz pamuk gibi butlularla çerçevelenmiş bir hayat çıktı karşıma. Sen kitaplara sığamayacak kadar büyüktün, onu anladım çok şükür. O Sendin işte, O Senin hayatındı. Bulutların arasından doğan bir güneş gibi içimi ferahlattın. Kalbimdeki sıkıntıları bir bir yıktın attın. Varlığım varlığınla anlam kazandı. Şefkat ve rahmet ülkene misafir oldukça çoğaldım, büyüdüm, geliştim. Kısacık ömürde hiç kimsenin yapamayacaklarını yapmıştın. Küçük büyük herkes sevdalındı Senin. Anasından, babasından, nefsinden, her şeyinden çok sevmişlerdi Seni insanlar. Hak ediyordun bunu çünkü. Sen de onları herkesten çok seviyordun.

Bütün insanların bütün zamanlardaki dertleri için çırpınmıştın. Akıl almaz çileler çekmiş, binbir cefaya göğüs germiştin bir melek safiyeti içinde. Çok şükür kavuştum aradığıma. Buldum artık Seni, bırakmam peşini.

Çocukluğumda kulağıma öpüşle fısıldanan adın, nakış nakış ninnilerle ruhuma işlenen o güzel ismin, bir tohum gibi büyüdü içimde. Vaktini bekliyordu açmak için. Sen biricik Gönül çiçeğim, iç huzurum oldun benim. Ne tarihlerin ne de onların anlattığı gibi değildin. Okudukça, tanıdıkça hayatına hayran kaldım. Asla asla değildin. Hoyrat ellere yüreğimi iyi ki de bırakmamış büyüklerim. Senin sevgine açıkmış kalbim ve bekliyormuş yıllardır. Seni beklemişim, Seni özlemişim. Ey Sevgili, her şey o güzel adınla başladı hayatımda. Adını günde beş defa okunan ezanlarda da duya duya büyüdüm. Adı güzel, kendi güzel Muhammed’im.

Bir gün bir sözüne rastladım. “Benim adım Tevrat’ta Ahyed, İncil’de Ahmed, Kur’an’da Muhammed’tir” diyordun adını unutturmaya çalışanlara. Senden önce gönderilen kitaplardan ismini silmeye, yok etmeye çalışanlara inat doğru adresi gösteriyordun. “Getirin eski kitaplarınızı, açın sayfalarınızı, onlarda benim adım var,” diyordun. Kendilerince değiştirdiler, çıkardılar, attılar, ama adını silemediler, unutturamadılar. Onlar Seni sadece bir isimden ibaret zannettiler. İşte orda yanıldılar. İşaretlerini, sıfatlarını göremediler. Nice lüzumsuz işlerin ve şifrelerin peşinde koşup ömürlerini tükettiler bir hiç uğruna. Kâinatın bütün şifrelerinin, esrarlarının ve anahtarlarının Sende olduğunu bilemediler. Ömürlerini boş yere tükettiler. Arayanlar buldular, işaretlerini okudular. Bilenler bildi, görenler gördü Seni. Şifrelerini çözdüler. Şeytan ve cahil nefis insanların içindeki merak duygusunu sahtesine çevirmekte hiç boş kalmadılar. Ama hangi hakikat var ki unutturulmak istendikçe açığa çıkmamış olsun, gizlenmek istendikçe aşikâr olmasın. Rabbin bu oyunları bozdu, boşa çıkardı. Senin için hazırlanan her tuzağı yerle bir etti. Adının yanıbaşında yükseltti adını. Doğmamış ruhlara aşıladı, kalplere kazıdı, tüm kâinata taşıdı. Sana gelen Sana çıkan yollar, varmak isteyenler için çok kolay. Yeter ki bir adım atsın insanlar.

Yaradan Seni methetmiş getirdiğin kitapta. Adınla, risaletinle, elçiliğinle bu son kitabını mühürlemiş. Kim ALLAH’ın bildirdiğinden başka mana çıkarırsa hüsrandadır, ziyandadır. Çünkü bütün şifrelerin anahtarı Sendedir. Peygamberlik halkasına son noktayı Seninle koymuş Rabbim. Hatemennebî’sin Sen. Yüce görev Seninle tamamlanmış ya Resulallah. Senden sonrası hüsran, Senden başkası yalan.

Ey canlı güneşimiz! Sen varken, mumların ışığı altına girer miyiz biz. Azdırmak, saptırmak şeytanın işi, aldanabilir aklıselim olmayan kişi. Kur’an ile yolumuzu aydınlattın ışıl ışıl. Yolun, en doğrusunu gösterdin bize. Ben Senin getirdiğin bu kitabı nasıl okumam, nasıl sevmem ya Resulallah.

Kur’an’ın ve kâinat kitabının en büyük âyetisin Sen. Kur’an’ınla kendini, kendinle beni bağladın. Adınla yüreğimi dağladın ya Resulallah. Şimdi, bir gece yarısı dağdayım. Mekke’yi seyrettiğin yerdeyim. Pırıl pırıl parlayan o büyük mucizeni, işaretini okuyorum ayın parlak yüzünde.

Hira’dayım, yıllardır hasretini çektiğim yerdeyim, oradayım. Seni misafir eden o dağın, Hira’nın misafiriyim bu gece. Gökyüzüne bakıyorum, kâinatı heceliyorum. Mekke’yi, Kâbe’yi okuyorum buradan. Sırlar seninle çözülüyor. Şifreler anahtarsız çözülmüyor. Bütün esrarın anahtarları Sendedir ya Resulallah. Sen bize Yaradan’dan armağansın, bu sevinç yeter de artar bize.

Zaman zaman gölgelense de nurun, ebediyen silinmeyecek adın. Silemeyecekler. Yaradan’ın yazdığı silinir mi hiç. Sen Muhammed’sin, Mustafa’sın. Sevgilimizsin, Efendimizsin.

Yâ Resulallah, adını anmadığım zaman uzak, çok uzak çöllerde tek başına kalmış bir yolcu gibi şaşkın ve biçareyim. Ümidini yitirmiş bir divaneyim. İnsanların çektiği sıkıntıların nedenini anlayabiliyorum. Senden uzak olmak, güneşten mahrum kalmak demek, ışıksız yaşamak demek. Karanlık bir gecenin, bir anın ızdırabı bile yeter insanı çıldırtmaya. Bizim cılız ışıklarımız, evlerimizi ve şehirlerimizi aydınlatmaya yetmezken, Senin nurun kâinatı aydınlatıyor, gönülleri ışıldatıyor.

Usul usul girdin hayatıma, güneş gibi kırmadan, incitmeden yâ Resulallah. Yer ettin gönlümde ebediyen. Seni sevmek de bir ibadetmiş adını söylemek de, onu bildim onu anladım bu gece.

Bu gece oradayım, Hira’dayım. Bir kutlu gecede bir şeref payesi sunsun biz gibi dertli gönüllere. Korkutan karanlıklar silindiler. Kâinatla kardeş oldum, vahşetten kurtuldu ruhum. Kimsesizlikten, yalnızlıktan kurtuldum. ALLAH’ım, Sen varsın. Sen varsın ya başka şeyler hiç olmasa ne gam. Habibin, Sevgilin var ya yeter bize. Sen nasıl gözden ırak, gönülden uzak olabilirsin ki ya Resulallah. Ey şanlı Nebî. Miraç gecesinde dualarının içinde selâmımızı unutmayan gönül sultanı. Bu iyiliğin bile ebediyen hatırlanmayı hak etmiyor mu? Saçtığın ışığın, gönüllerde yaktığın parlak ateşin yanında her ışık sönük kaldı. Battı, gitti nice ışıklar, nice güneşler, nice aşklar, o aşkın yaktığı mecnun âşıklar gitti birer birer. Bir tek Sen kaldın ey Sevgili. Gönül semamızda sönmeyen, batmayan ebedi Güneşimiz. Sen varken uzaklık yok. Gönül ki, Senin için. Diller ki, Senin için var. Uzaklık mı olur, mesafelerin hükmü mü kalır, sevgimizin Sana ulaşan hızının, süratinin yanında. Ah ya Resulallah. Perişan, harap bir haldeyiz. Bir yanımız yıkık Seni özlüyoruz. Medine’ye, evine misafir olduğum gün ettiğim duayı Rabbim kabul etsin. Amin. Yanımda, gönlümde, dilimde adları yazılı olanlarla beraber. Sevdiklerimle. Bugün bir daha Seni yeniden anladım, Seni yeniden tanıdım. En küçük bir hatıranı dahi özlemişim. Yanına yaklaştığımda, huzuruna vardığımda fark ettim bunu. Şefkatli yüreğinin atışını duydum bizler için. Bütün insanları, Senin kadar kim sevebildi, başka kim sevebilir ki? Sen Rahman ve Rahim olan ALLAH’ın yeryüzündeki son elçisi, rahmet Peygamberisin. Yakînin olmak, bu duyguları tekrar tekrar huzurunda yaşamak, bir daha misafirin olmak ne büyük şeref. Sakladığım o inci tanelerini burada döküyorum, Sana elimi uzatıyorum, biat ediyorum. Davana baş koymak ne şeref.

Mademki ümmetinin onca derdine, sıkıntısına kefilsin, bizleri düşünmeden asla edemezsin. Derdimizle dertlenmeden yapamazsın, şefkatinin kanatlarını üzerimize germeden duramazsın. Bizi Senden başka kim anlayabilir ki ya Resulallah. Ey şefkatli Resul, bir Sen varsın yakınımız, yeryüzündeki rahmetinin tecellisi olan Rabbimizin. Biz kendimizden bile habersizken, bizi düşünen o incelerden ince, gözü yaşlı dualarla bizim için atan kalbin şimdi bize emanet. Makam-ı Mahmud’un adına, Rabbimizin katındaki o yüce merteben hürmetine, rahmetinle yıka içimizi. Tertemiz et bizi. Terkedilmişler, bir kenara itilmişler, öksüzler, yetimler, binbir dertle inleyenler adına ne olur yetiş imdadımıza.

Her şey Senin gelişini bekliyordu, Sana hazırdı, muntazırdı. Gelişinle dünyayı şereflendirdiğin o kutlu gecenin sabahında dünya bir daha yeniden yaratıldı Seninle. Âdem babamız bile “Gel ey evlat yetim kaldık, anlat kâinatın sırlarını, anlat da kurtar bizi dertten” diye Senin cennet kapılarında yazılı olan adını görüp dualar ediyordu. İlk peygamberin dualarında Senin adın vardı. Adın O’nun da dilindeydi. O’ndan binlerce sene sonra dünyaya teşrif ettiğin halde Hz. Âdem’e bile uzak değildin, bizden mi uzak kalacaksın ya Resulallah. Ne gözden ne de gönülden ırak ve uzak değilsin Sen. Kâinatın sırlarını açtın, âyet âyet okuttun gizli kalmış ne varsa. Bir damlacığım ben de, rahmet denizine ulaşmaya çabalıyorum. Sana varamamış bir damlacık, çöllerde kurumaya mahkûmdur. Kalbimden, ruhumdan gözüme, gözlerimden elime düşen bu bir damlacığı da, o güzel adını Hira’da andığım şu anda umman olan şefkatine, rahmetine katıver gitsin.

Seninle çoğalmayan, gösterdiğin pencereden bakmayan gözler ışığı göremiyor. İçimizdeki şefkat ateşini yakıyor, yandırıyor o zaman. Bir damlayı ummanına kat. Coşkun bir deniz olup çağlayayım Ebubekir gibi. Bütün insanlar adına cehennemin içinde bile yanmaya razı olabilelim o kahramanlar gibi. Cehennemden betermiş şefkat ateşi. Onu Söndürecek Sensin, Marifetullahtır ancak. Yetiş imdadımıza ey Resul, yetiş.

Yanan kalbe devasın Sen

Bulunmaz bir şifasın Sen

Habib-i Kibriya’sın Sen

Muhammed Mustafa’sın Sen…

Yâ Resulallah! Yanmak mukaddes bir gaye uğruna, gösterdiğin yolda yanmak, tutuşmak güzelmiş meğer.

Senden uzak kalmak, Senden ırak olmak nasipsizliğin en beteridir. Su Sende, şifa Sende, serinlik, ferahlık Sende. Adını bir kerecik olsun anınca sönüyor yüreğimizdeki ateş, diniyor sızılar yâ Resulallah.

Kim demişse demiş ama biz demedik; “Gözden ırak olan gönülden de olurmuş” diye. Bu söz kim için, hangi zaman ve hangi mekânda söylenmiş olursa olsun asla doğru diyemiyorum. Senin için ise büsbütün yalan yâ Resulallah. Senin için yalan Sevgilim. Biz Seni unutmadık ya Resulallah. Sen bize içimize çektiğimiz bir nefes hava kadar yakınsın. Farkında değiliz, dört bir yanı kuşatan ışığının. O uçsuz bucaksız rahmetinin farkında değiliz. Rabbim Senin elinle, dilinle uzatmış rahmetini bize. 124 bin peygamber arasından, Sana ümmet etmiş bizi. Bu şeref yeter bize, yeter de artar ya Resulallah. Biz Seni hiç unutmadık. Sen gönül tahtımızın tek sultanısın. Ne gözden ırak, ne de gönülden uzaksın yâ Resulallah. Sen bize bu kadar yakınsın işte…

Selim Gündüzalp

 

 

 

 

 

Sonraki Sayfa »