Ekim 2008


Peygamberliğiyle, hidâyet ve ebedî saadetin varlığını getiren… Kulluk ve duâsıyla insanlığa saadeti ve Cenneti müjde eden… Duâsıyla, insanı ve bütün mahlûkatı esfel-i sâfilîn olan fenâ-i mutlaka sukuttan, kıymetsizlikten, faydasızlıktan, abesiyetten âlâ-yı illiyyîn olan kıymete, bekàya çıkarmayı en büyük maksadı ve gàyesi yapan…
 
Âlem sarayının güneşi… Arkasındaki evliyâ-i ümmetin, ruh ve kalb ile o cadde-i nurânîde, Mi’rac-ı Nebevînin gölgesinde seyr ü sülûk edip istidadlarına göre makamât-ı âliyeye çıkmasına vesile olan… Arş-ı Ehadiyete yol açıp gösterdiği imân-ı billâh ile ispat eden…

Bütün ALLAH’ın elçilerini ve bütün evliyâ, sıddîkîn ve bütün asfiyâ ve muhakkikîni arkasına alıp, bütün kuvvetiyle Vahdâniyeti gösteren… Bütün peygamberleri sâyesi altına alan… Bütün âlem-i İslâmı himâyesine alan…

Bütün insanlığı arkasına alıp şu arz üstünde durup, Arş-ı Âzama müteveccihen el kaldırıp, bütün insanlık içinde duâ eden…

Bütün kuvvetiyle bütün dâvâları tevhid-i İlâhîden sonra şu haşir ve saadette toplayan…

Bütün peygamberlerin serveri; ve şu kâinatın iftihar vesilesi olan…

Bütün peygamberlerin vahiylerinin tamamını ve bütün evliyânın tevâtürünü elinde tutan…

Bütün vicdânları incizab ve cezbe, bir gàye-i hakikiyenin ve bir hakikatin câzibedarlığına yönlendiren…

Dâvâsını ve getirdiği kelâm-ı ezeliyi bütün ins ve cinnin damarlarına dokundurduğu halde misli olmayan…

Dostlarının şevklerini, düşmanlarının inadını tahrik edip, azîm bir teşvik ile, şiddetli bir terğib ile dost ve düşmanlarını, kendisini tanzîre ve taklide sevk eden…

Eğer âhiretin gelmesinin hesapsız sebepleri olmasıydı bile tek duâsı, ahiretin ve Cennetin binâsına sebebiyet verecek olan…

Hakikatin tabakàtında uçan… Hazret-i Âdem’den başlayan nübüvvet silsilesinin son halkası, varlık isimlerinin bütün mertebelerine tafsilen “mazhar” olan…

Kâinat ağacının çekirdeği ve en münevver meyvesi…

Kâinat sarayının makâsıdının medârı…

Kâinatın teşekkülüne çekirdek olan nur, kendisinin zâtında cismini giyerek, en âhir bir meyve sûretinde görünen…

Kelâmları, saadet-i ebediyeye karşı birer pencere olan…

Kendine ve ümmetine saadet-i ebediye isteyen, bekà isteyen, Cennet isteyen…

Kulluğu, duâsı ve ibadetiyle öteki dâr-ı saadetin açılmasına sebebiyet veren…

Mi’racıyla, insanlığa velâyet yolu açan; velâyetiyle gidip, risâletiyle dönen ve kapıyı da açık bırakan…

Nebî hakkına hürmet kadar, insanlığın bütününe, zengine, fakire, büyüğe, küçüğe, ve eşlerin hukukuna merhameti getiren.

Öyle bir çekirdek ki, âlem-i cismânîden başka, sâir âlemlerin numûnesini ve esâsâtını içine alan.

Öyle bir çekirdek ki, hem mânâ ve nur, hem vücut ve organ olan.

Parmağını yukarıya kaldırmakla, Celâl ile şakk-ı kamer eden ve aşağıya Cemâl ile indirmekle yine o parmağından Kevser gibi su akıtan…

Risâletiyle dünyanın kapısını açtığı gibi, ubûdiyetiyle de âhiretin kapısını açan…

Rubûbiyet-i İlâhiyenin dellâl-ı saltanatı… Tılsım-ı kâinatın keşşâf-ı zîhikmeti…

Bin mu’cizât ile musaddak ve müeyyed olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm… Seyyidimiz Muhammedü’l-Emîn Aleyhissalâtü Vesselâm… Bizleri sana lâyık ümmet eyle Yâ Resûlullah. (Âmin)

Nejat Eren

Maddî havanın had safhaya varan sıcaklığına paralel olarak mânevî havanın da iyice ısınıp ayların sultanı olan mübarek Ramazan ayının artık gölgesinin düştüğü günleri yaşıyoruz.

İnsanlığın ve mahlûkatın şerefi Hz. Muhammed’in (asm) daha yakından hatırlanması ve çok daha derinden düşünülmesi lâzım olan günlerin arefesindeyiz.
 
Her ne kadar gerçek bir mü’min için ondan bir an bile kopmak büyük bir tehlike arz ediyor olsa da, bu mübarek gün ve ayları vesile ederek bir defa daha ona (asm) olan imanımızı tazelemek, sevgimizi yenilemek, bağlılığımızı teyit ve tekid etmek durumunda olmalıyız. Bunun için de yazının başındaki soruyu bir defa daha hepimiz kendimize sormalıyız diye düşünüyorum:

“Hz. Muhammed” (asm) kelimesi, bir Müslüman için neyi ifade etmeli?

Çapı ve muhtevası fani beşeriyetin takatini aşan bu soruyu, denizden bir damla misâli sadece hatırlayabildiğimiz bazı noktalara dikkat çekerek cevaplandırmaya çalışalım.

Şehadet âlemlerinin sultanı, gayp âlemlerinin mümtaz mi-safiri olan gönüller sultanı şanlı nebî!

Maneviyât âlemlerinin güneşini ifade etmeli.

En büyük İlâhî dâvet olan ezanları! Ve onun sembol ismi, Medine müezzini “Bilâl-i Habeşî’yi!

Namaz için camilere, mescitlere, seccadelere koşturmayı!

Hiçbir canlıyı incitmemeyi!

Gurbeti, gurbetleri!

Onun hasretinden iç üşümesini!

Hasretin yürek yakan, ruhun bedeni saran sıcaklığını!

Karanlığı boğan ışığı, nuru!

Yokluğun dehşetinden kurtuluş vesilesi olan varlığın güvenini!

Sevgiyi ve dostluğu!

Öksüzlüğü, garipliği!

Güveni, vefayı, efendiliği, yetimliği!

Gözlerin nuru, ruhların sıcaklığı!

Rahmeti, İslâm’ı tebliği, uzakta da olsa hizmet olduğu zaman oralara gitmede ihtilâf etmemeyi!

Her işe Besmele ile başlamayı!

İtaat etmeyi, insanlar hakkında iyi düşünmeyi, affetmeyi, pişmanlıkları kabul etmeyi, iyi davranmayı!

İyilikleri mükâfatlandırmayı, kötülükleri bazen af, bazen de adalete uygun olarak da cezalandırmayı!

İnsanları uyarmayı ve vaatleri yerine getirmeyi!

Daima hakikat yolunu izlemeyi, ortak olan noktalar için sürekli kapıları açık bırakmayı!

Allah’a hamd etmeyi, örnek insan olmayı, onun hayatını hayatımıza hayat kılmayı!

Dürüstlüğü, anlaşmazlıkları çözmeyi, yakın akrabalarla sıla-yı rahimi kesmemeyi, onları da hakka tebliğ halkasının içine almayı!

Gerektiğinde kudsî dâvâ için işkenceyi göze alabilmeyi!

Hicreti, iknayı, kötülüğe karşı iyi davranmayı, görev almayı ve gerektiği zaman görevlendirmeyi!

Emre itaati! Anlaşabilmeyi ve anlaşma hükümlerine uymayı!

Ziyaret etmeyi, elçilik yapmayı ve elçileri kabul etmeyi, gönülleri fethetmeyi!

Allah’a sığınmayı, inançlı ve cesaretli olmayı, merhameti, duâda devamlı olmayı, diri kalabilmeyi, gayreti, azimli kalabilmeyi!

Doğruluğa sahip çıkmayı, ondan vazgeçmemeyi, ateşe bağrını açmayı, dâvâyı asla bırakmamayı, sebatı, tahammülde kararlı ve umutlu olabilmeyi, gerçek sevgiden ve sevgiliden dönmemeyi!

“Kölelerin padişahı Bilâl” gibileri arkadaş edinmeyi. Kimsesiz ve garipleri, mahzun çocuklara hal hatır edip gönül almayı! Bayram şenliklerine ve oyunlara katılamayan yetimlere “Evlâdım olur musun?” deyişleri!

Kör ve özürlü olanlara da cihadın sancağını taşıma görevi vererek onları “öne çıkartabilmeyi!”

Kimsesizlerin kimsesi olabilmeyi!

Haysiyetin, merhametin, nezaketin, temizliğin ve masumiyetin sembolü olabilmeyi!

Canları, uğruna feda etmeyi! Sevmeyi şeref bilmeyi!

Gönüllere sultan olmayı, öğretici kalmayı, insanların sosyal ve psikolojik durumlarını göz önünde bulundurabilmeyi!

Güçlü ve etkili söz söylemeyi, cahil, vahşî ve inatçı insanların dem ve damarlarına işlemiş, hayatlarının ayrılmaz bir parçası haline gelmiş pek çok âdetlerini kısa zamanda, tek başına, hiç zora başvurmadan kaldırmaya muvaffak olmayı!

Allah yolunda verilecek mücadele ve İlâhî vahyin tebliğine her cihetten imam ve örnek olabilmeyi!

Sıradışılığı, varlığın dilindeki kilitleri çözmeyi. Hayata yeniden anlam kazandırmayı!

Allah ve insan sevgisinin yanında, yaratılmış olan her şeye derin bir sevgi duymayı!

İnsanın bu âleme gönderilmesinin gayesini, Kur’ân medeniyetini, hoşgörüyü, özü, sözü, tavır ve davranışlarıyla dosdoğru olmayı ve kalmayı!

Sıkıntılara karşı, O’nun adını anarak rahatlamayı!

Çevre dâhil, temizliğin ve yeşilliğin her tonunu, iyilerle kötülerin tefrik edilmesinin formülünü!

Güzel ahlâk, sevgi, şefkat, merhamet, cömertlik, eminlik, affedicilik, kerem, tevazu ve Allah’a teslimiyeti!

Gözlerinden yağmur gibi gözyaşların akışını. Bazen, bir noktaya kilitlenmeyi, dilleri susturmayı, gözleri ağlaştırmayı!

Şair Nebi Doğanay’ın güzel bir dörtlüğü ile bitirelim:

“Bir gün sana gelişim geç bile olsa bana,

Gül bahçesinin mermerlerinde yalın ayak koşmak nasip et.

Tâ ki aşkınla, sevginle bütün bedenim yanıp kavrulsun.

Terliklerimi bıraktığım o güzel mabed son durağım olsun..”

Nejat Eren

Ey en Sevgili’den lütuf Sevgili!.. Dudaktan dökülen sözle, kalemden süzülen satırların, sadra doğan muhabbetle olan sıcak bağını hesaba katarak, kelâmımın Senin katındaki aczi altında ezilerek şunları diyebilirim ki; Sen lâtif olan Allah’ın, yerini kimsenin dolduramayacağı, paha biçilmez bir lütufsun bize. Sen lütufların en yücesisin, en güzelisin Sultanım! Bizi, Sen’in ümmetin olmakla şereflendiren Allah Teâlâ’ya, yarattıkları adedince hamdolsun!.. Hazret-i Sevban kadar sevemesem de Sen’i, muhabbetine tâlip, muhabbet duyduklarının dostu olma yolunda tökezleye tökezleye gelmekteyim sana doğru.

Ne acıdır ki, eskiden muhabbet sadırlardan satırlara nakşedilirken, şimdilerde satırlardan sadırlara terfi etmeyi bekliyor. Gönlün muhabbetinle hemhâl olması ise; ancak muhabbetinin hakkını verip mübarek ahlâkınla ahlâklanmaktan geçiyor.

Zatının aşkıyla yanıp tutuşan ve lütfuna nail olan şair Nabi kadar dökemesem de muhabbetimi satırlara, sadrım Sen’in aşkının nurunu dağıtıyor tüm varlığıma. Hasretin gözlerimden döküldüğünde, gözyaşlarımı Fuzuli’nin gönül testisiyle Sana göndermekten başka bir şey gelmiyor elimden, Efendim.

Endülüs’ten Bağdat’a gelip, evinin çevresi karantinaya alınmış hocasının kapı aralığından mübarek hâdis-i şeriflerini öğrenmek için dilenci kılığına giren, aşkına bürünmüş Baki bin Mahret’i duyduktan sonra, Cuma’ları Sana salât ü selam getirenlerin yüzlerini bizzat gördüğün haberiyle sarsılıp utanıyorum.

Ey kalplerin tabîbi!.. Şahsınızda, Sizi Yaratan’ın Zatına (c.c) hürmet gösterip, mübarek hâdis-i şeriflerinizi nakletmek için, bulunduğu mekânda en yüksek yere çıkmayı, edebin bir gereği olarak gören bir ecdada sahipken, bu güzel faziletlerin kalıntılarıyla diri tutmaya çalıştığımız maneviyatımızın tekrar yeşermesine o kadar muhtacız ki! Bizlerin “az”lardan, müjdelediğin “garip”lerden, “mukarrebûn”dan olmamız için şefaatini nasib etsin Rabbimiz.

Muhabbete en çok lâyık olan beşer Sen’sin. Senin sevgini, başta kendi gönlümüzde ve tüm insanlığın gönlünde, İslâm’a hizmetçi olarak diri tutmamız için, Sana “Habîbim!” diyen Vedûd olan Allah’tan yardım diliyoruz. Çünkü Sen’i lâyıkıyla sevmek, Sana “Sevgilim” diye hitâb eden Rabbimizi de lâyıkıyla sevebilmeye bir vesiledir diye ümid ediyoruz.

Sultanım, bizi cürmümüze rağmen sev, sevdiklerine sevdir ve şefaatinle sevindir…

Hiçliğinin dahi idrakine varamamış bu aciz kul, Senin yaratılışının en önemli harcı olan muhabbetle, gönülden gönüle Sana –âdeta- lehimlenmek ister! Şefaatinle ferahnak etmezsen eğer, hâlimiz nice olur Efendim!

Yâ Raûf! Ne mutlu Sen’in kalbine düşene, ne mutlu kalbine Sen düşene!!!