Kasım 9, 2008
Sual: Peygamber için, niye kâinatın efendisi deniyor, kâinatın efendisi ve tek hâkimi, onu yaratan Allah değil midir? Peygamber de olsa, bir insanı bu kadar yüceltmek uygun mu?
Cevab:Kâinatın efendisi demek, yaratılmışların en üstünü demektir. Peygamber efendimizi öven, yücelten bizzat Allahü teâlâdır. Üç âyet-i kerime meali şöyledir:
(Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik.) [Enbiya 107]
(Senin için bitmeyen, sonsuz mükafat vardır. Elbette sen en büyük ahlak üzeresin.) [Kalem 2-4]
(Biz seni bütün insanlara müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik; fakat insanların çoğu bunu bilmez.) [Sebe 28]
Hiçbir Müslüman, âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber efendimizin övülmesinden rahatsız olmaz. Rahatsız olmak Müslüman olmamanın alametidir.
Sual: Bir misyoner, “Siz, peygamberinizi, tanrıdan çok seviyorsunuz. Tanrının ismi anılınca hiç umursamıyorsunuz da, peygamberinizin ismi geçince hemen salevat okuyorsunuz. Bir de Allah ismi ile peygamberin ismini ayırmaz, yan yana söylersiniz. Allah aşkına şunu yap dense, yapmıyorsunuz da, peygamber aşkına dense hemen yapıyorsunuz” diyor.
Buna ne demeliydim?
Cevab:Misyonere, “Biz Peygamberimizi çok sevdik de ne yaptık, sizin gibi tanrı mı dedik, tanrının oğlu mu dedik? Putunu yapıp boynumuzda mı taşıdık? Putunun önünde günah mı çıkarttık? Kendi gözünüzdeki merteği görmüyor, bizim gözümüzde saman çöpü arıyorsunuz” demeliydiniz.
Müslüman, Resulullahı, Allah’ın emri olduğu için sever. Biz, Allahü teâlâyı sevdiğimiz için, Resulünü seviyoruz. Müslüman, niye haramlardan kaçar? Niye namaz kılar, niye oruç tutar? Peygamberi sevdiği için mi, yoksa Allah’ı sevdiği için mi? Elbette Allah’ı sevdiği için. Allahü teâlâ, Resulü için habibim diyor, Onu çok seviyor, bizim de sevmemizi ve Ona uymamızı istiyor. Bir âyet meali şöyledir:
(Resulüm de ki; Allah’ı seviyorsanız, bana uyun. Bana uyanları Allah sever!) [Âl-i İmran 31]
Allah’ın sevgisi ile Peygamberin sevgisi farklı olmadığı gibi, Allah’ın emri ile, Peygamberin emri de ayrı değildir. Bunu ayrı gösterenler kâfirdir. Bir âyet meali şöyledir:
(Allah’ın emirleri ile, peygamberlerinin emirlerini birbirinden ayırmak isteyenler kâfirdir.) [Nisa 150-151]
Salevat getirmemizi de emreden Allahü teâlâdır. Bir âyet meali şöyledir:
(Allah ve melekleri, Resule salevat getiriyor, iman edenler, siz de salevat getirin.) [Ahzab 56]
Müslüman, sadece Allah’ın resulünü değil, diğer Müslümanları da sevmesi gerekir. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:
(Müminleri Allah için seven ve kâfirleri Allah için düşman bilen, ancak o zaman Allahü teâlânın sevgisine kavuşur.) [Mektubat-ı Masum Faruki 3/58]
İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
Cenab-ı Hak, Kur’an-ı kerimde Resulüne itaat etmenin kendisine itaat etmek olduğunu bildiriyor. O halde, Resulüne itaat edilmedikçe, Ona itaat edilmiş olmaz. Bunun pek kesin ve çok kuvvetli olduğunu bildirmek için de (Muhakkak böyledir) buyurdu. Bazı doğru düşünmeyenlerin bu iki itaati birbirinden ayrı göstermelerine meydan vermedi. (1/152)
Sultan Mahmud-i Gaznevi, birkaç adamını, Şeyh Ebül-Hasen-i Harkani hazretlerine gönderip onu yanına çağırmıştı. “Eğer gelmek istemezse, (Allah’a, Resulüne ve sizden [Müslümanlardan] olan âmirlere itaat edin) mealindeki âyeti okuyun” demişti. Şeyh hazretleri de gelmek istemeyince, kendisine bu âyeti okudular. O ise, (Allah’ın itaatine o kadar çok dalmış bulunuyorum ki, Resule itaat etmekten haya ediyorum. Âmire itaate vakit nerede?) dedi. Şeyh hazretlerinin [sekr halindeki] bu sözü, Allahü teâlânın itaatini, Resulünün itaatinden ayrı bildiğini göstermektedir. Şeriatın, tarikatın ve hakikatin bütün basamaklarında, Resulullaha itaat, Allahü teâlâya itaattir. Resulullaha itaat ile olmayan Allah’a itaat, dalalettir, sapıklıktır. Mehene şehrinin şeyhi, üstad Ebu Saîd-i Ebül Hayr ile otururken, Horasan’daki seyyidlerin büyüklerinden Seyyid Ecel de yanlarında idi. Bir meczup içeri girdi. Şeyh hazretleri, onu, Seyyidin üst yanına oturttu. Sonra seyyide dönerek, (Size olan saygımız, Resulullahı sevdiğimiz içindir. Bu meczubu ise, Allahü teâlâyı sevdiğimiz için yüksek tutuyoruz) dedi. Allahü teâlânın sevgisi ile, Resulullahın sevgisini ayıran böyle sözleri doğru yolun büyükleri uygun görmez. Allah sevgisinin, Resulullaha olan sevgiden çok olmasının, tarikat sarhoşluğundan ileri geldiğini bilirler. Böyle sözlere izin vermezler. (1/153)
(Allah ismi ile peygamberin ismini ayırmaz, yan yana söylersiniz) demesi de yanlıştır. Çünkü Habibinin ismini kendi isminin yanından ayırmayan Allahü teâlâdır. İmanda da, itaatte de kendi isminin yanında bildirmiştir. Bu husustaki bazı âyet-i kerime mealleri şöyledir:
(Allah’a ve ümmi nebi olan Resulüne iman edin ve uyun ki doğru yolu bulun.) [Araf 158]
(Allah ve Resulüne itaat edin.) [Enfal 1, 20, 46, Ahzab 33, Maide 92, Tegabün 12, Mücadele 13, Nur 54]
(Allah’a itaat edin, Peygambere itaat edin. İşlerinizi boşa çıkarmayın.) [Muhammed 33]
(Allah ve Resulüne itaat eden, en büyük kurtuluşa ermiştir.) [Ahzab 71]
(Resule itaat eden, Allah’a itaat etmiş olur.) [Nisa 80]
(De ki, “Allah’a ve Peygambere itaat edin! Eğer [uymayıp] yüz çevirirlerse, [kâfir olurlar] Elbette Allah kâfirleri sevmez.) [Al-i İmran 32]
(Allah ve Resulüne itaat eden Cennete, isyan eden Cehenneme gider.) [Nisa 13,14]
(Allah’a ve Resulüne inanmayan [kâfir olur] kâfirler için çılgın bir ateş hazırladık.) [Feth 13]
(Allah ve Resulü, bir işte hüküm verince, artık inanmış kadın ve erkeğe, o işi kendi isteğine göre, tercih, seçme hakkı kalmaz.) [Ahzab 36]
(Allah’a ve Resulüne karşı gelen, bilsin ki, Allah’ın azabı çok şiddetlidir.) [Enfal 13]
(Allah’a ve Resulüne itaat edin ki rahmete kavuşturulasınız.) [Al-i İmran 132]
(Allah’a ve resulüne itaat ederseniz, işlediklerinizden bir şey eksilmez.) [Hucurat 14]
(Allah’a ve Resulüne itaat edenler, Allah’ın kendilerine lütuflarda bulunduğu nebiler, sıddıklar, şehidler ve salihlerle beraberdir.) [Nisa 69]
Ayrıca, Allah ve Resulüne itaat etmenin müslümanlık, karşı gelmenin sapıklık, kâfirlik olduğu, iman ve itaat edenlere Cennet nimetlerinin olduğu, inkâr ve karşı gelenlere Cehennem azaplarının olduğu, bunların Cehennemde (keşke Allah’a ve Resulüne itaat etseydik) diyecekleri başka âyetlerde de bildirilmiştir. [Ahzab 31, 36, 66, Nur 51,52, Feth 17, Tevbe 71]
Sadece Habibine uymayı da bildiriyor:
(Resulüme uyun ki, doğru yolu bulun!) [Araf 158, Nur 54]
(Resulümün verdiğini alın, yasakladığından da sakının!) [Haşr 7]
(O, kendiliğinden konuşmaz. Onun [din ile ilgili] her sözü vahiy iledir.) [Necm 3-4]
(İhtilafa düştükleri şeyi insanlara açıklaman için ve iman eden bir kavme de hidayet ve rahmet olsun diye bu kitabı sana indirdik.) [Nahl 64]
(Namaz kılın, zekat verin, Resule itaat edin ki size merhamet edilsin.) [Nur 56]
(Kimi, ona [Resulüme] iman etti, kimi de, ondan yüz çevirdi. Bunlara da çılgın ateşli Cehennem yetti. Âyetlerimizi inkâr ederek kâfir olanları elbette ateşe atacağız.) [Nisa 55-56]
Habibini övüyor:
(Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik.) [Enbiya 107]
(Biz seni bütün insanlara müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik.) [Sebe 28]
(Rabbinin sana verdiği nimetlerle mecnun değilsin. Senin için bitmez, tükenmez, sonsuz mükafat vardır. Elbette sen en büyük ahlak üzeresin.) [Kalem 2-4]
(Resulullahta sizin için [uyulması gereken] güzel örnekler vardır.) [Ahzab 21]
(Sen razı oldum diyene kadar Rabbin sana [çok nimet] verecek!) [Duha 5]
(Allah ve melekleri, Resule salevat getiriyor, iman edenler, siz de salevat getirin.) [Ahzab 56]
(Senin şânını, şöhretini yücelttik.) [İnşirah 4] Bu âyetin tefsirinde deniyor ki:
Ezan, ikamet, teşehhüd, hutbe gibi bir çok yerde benimle beraber adını andırmak suretiyle şanını yücelttik. (Celâleyn)
Senin ismini doğuda, batıda, yeryüzünün her yerinde yükselttim. (Savi tefsiri) [Batıya doğru, bir tul derecesi gidilince, namaz vakitleri 4 dakika gecikiyor. Her 28 km gidişte, aynı vaktin ezanı birer dakika sonra tekrar okunuyor. Böylece, yer yüzünün her yerinde, her an ezan okunmakta, Muhammed aleyhisselamın ismi, Allahü teâlânın ismi ile beraber her an, her yerde işitilmektedir.]
Öyle bir yükseltme, yüceltme ki kendi ismini Habibinin ismi ile birlikte andırdı, Ona itaati kendisine itaat olarak gösterdi, melekler Ona salât etti, müminlere de Ona salevât getirmeyi emretti, Onu ismiyle değil, hep Resulüm, Habibim gibi güzel sıfatlarla andı. (Beydavi)
Cenab-ı Hak Resulünün nâmını dünya ve ahirette de yükseltti. Hiçbir şehadet getiren, hiçbir namaz kılan yoktur ki şehadet kelimesini ve Resulullahın mübarek adını zikretmiş olmasın. (Katâde)
(Allahü tealâ buyurdu ki: “Ben anıldıkça habibim sen de benimle birlikte anılmak suretiyle şânını yükselttim.) [Ebu Ya'la, İbni Hibban]
Kasım 9, 2008
Ağlamaktan gözleriniz mi görmeyecek? Varsın görmesin!!!
Gülmekten kalplerimiz kararacağına, bırakalım gözlerimiz kör olsun
ağlamaktan.
Ağlayıp da rahmet pınarlarına dönsün göz pınarlarımız. Kim bilir belki de Allah o gözlerden cennet ehline ab-ı kevser içirir.
Ve der ki; “benim için ağlayan gözler cennetin rahmet çeşmeleridir. Ben o gözlerden cennet ehline vuslat şarabı içiririm”
Evet, ağlamak çağrıdır sevgiliye, sessizce rahmetle… Ağlamak kesip yüreğini kanını feda etmektir sevgili uğruna. Ağlamak, anlamaktır sevgilinin sırrını.
Gözyaşı cennettir. Dil ile susmak ama göz ile konuşmaktır ağlamak.
Gözlerin dilidir gözyaşı. Ve Allah(c.c) çok iyi bilir gözyaşının dilini.
Bu yüzden misafir olur ağlayan kalbe.
İşte bundandır ağlayıp rahatlamamız.
Gözyaşı rahmete çağrıdır. Allah’ın rahmet çağrısına rahmetle cevap vermektir ağlamak.
Gözyaşı, rahmet geldin diye, yıkamaktır yolları nefsaniyetten.
Cennetten esintidir gözyaşı.
Ve ne mutlu bizlere ki, ağlayan bir resulün ümmetiyiz. Yaşarmayan gözden Allah’a sığınırım diyen Muhammedin ümmetiyiz.
Bindörtyüz yıllık hasretin varisiyiz bizler.
Ekim 12, 2008

Peygamberliğiyle, hidâyet ve ebedî saadetin varlığını getiren… Kulluk ve duâsıyla insanlığa saadeti ve Cenneti müjde eden… Duâsıyla, insanı ve bütün mahlûkatı esfel-i sâfilîn olan fenâ-i mutlaka sukuttan, kıymetsizlikten, faydasızlıktan, abesiyetten âlâ-yı illiyyîn olan kıymete, bekàya çıkarmayı en büyük maksadı ve gàyesi yapan…
Âlem sarayının güneşi… Arkasındaki evliyâ-i ümmetin, ruh ve kalb ile o cadde-i nurânîde, Mi’rac-ı Nebevînin gölgesinde seyr ü sülûk edip istidadlarına göre makamât-ı âliyeye çıkmasına vesile olan… Arş-ı Ehadiyete yol açıp gösterdiği imân-ı billâh ile ispat eden…
Bütün ALLAH’ın elçilerini ve bütün evliyâ, sıddîkîn ve bütün asfiyâ ve muhakkikîni arkasına alıp, bütün kuvvetiyle Vahdâniyeti gösteren… Bütün peygamberleri sâyesi altına alan… Bütün âlem-i İslâmı himâyesine alan…
Bütün insanlığı arkasına alıp şu arz üstünde durup, Arş-ı Âzama müteveccihen el kaldırıp, bütün insanlık içinde duâ eden…
Bütün kuvvetiyle bütün dâvâları tevhid-i İlâhîden sonra şu haşir ve saadette toplayan…
Bütün peygamberlerin serveri; ve şu kâinatın iftihar vesilesi olan…
Bütün peygamberlerin vahiylerinin tamamını ve bütün evliyânın tevâtürünü elinde tutan…
Bütün vicdânları incizab ve cezbe, bir gàye-i hakikiyenin ve bir hakikatin câzibedarlığına yönlendiren…
Dâvâsını ve getirdiği kelâm-ı ezeliyi bütün ins ve cinnin damarlarına dokundurduğu halde misli olmayan…
Dostlarının şevklerini, düşmanlarının inadını tahrik edip, azîm bir teşvik ile, şiddetli bir terğib ile dost ve düşmanlarını, kendisini tanzîre ve taklide sevk eden…
Eğer âhiretin gelmesinin hesapsız sebepleri olmasıydı bile tek duâsı, ahiretin ve Cennetin binâsına sebebiyet verecek olan…
Hakikatin tabakàtında uçan… Hazret-i Âdem’den başlayan nübüvvet silsilesinin son halkası, varlık isimlerinin bütün mertebelerine tafsilen “mazhar” olan…
Kâinat ağacının çekirdeği ve en münevver meyvesi…
Kâinat sarayının makâsıdının medârı…
Kâinatın teşekkülüne çekirdek olan nur, kendisinin zâtında cismini giyerek, en âhir bir meyve sûretinde görünen…
Kelâmları, saadet-i ebediyeye karşı birer pencere olan…
Kendine ve ümmetine saadet-i ebediye isteyen, bekà isteyen, Cennet isteyen…
Kulluğu, duâsı ve ibadetiyle öteki dâr-ı saadetin açılmasına sebebiyet veren…
Mi’racıyla, insanlığa velâyet yolu açan; velâyetiyle gidip, risâletiyle dönen ve kapıyı da açık bırakan…
Nebî hakkına hürmet kadar, insanlığın bütününe, zengine, fakire, büyüğe, küçüğe, ve eşlerin hukukuna merhameti getiren.
Öyle bir çekirdek ki, âlem-i cismânîden başka, sâir âlemlerin numûnesini ve esâsâtını içine alan.
Öyle bir çekirdek ki, hem mânâ ve nur, hem vücut ve organ olan.
Parmağını yukarıya kaldırmakla, Celâl ile şakk-ı kamer eden ve aşağıya Cemâl ile indirmekle yine o parmağından Kevser gibi su akıtan…
Risâletiyle dünyanın kapısını açtığı gibi, ubûdiyetiyle de âhiretin kapısını açan…
Rubûbiyet-i İlâhiyenin dellâl-ı saltanatı… Tılsım-ı kâinatın keşşâf-ı zîhikmeti…
Bin mu’cizât ile musaddak ve müeyyed olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm… Seyyidimiz Muhammedü’l-Emîn Aleyhissalâtü Vesselâm… Bizleri sana lâyık ümmet eyle Yâ Resûlullah. (Âmin)
Nejat Eren
Ekim 12, 2008
“Hz. Muhammed (asm)” kelimesi, bir Müslüman için neyi ifade etmeli?
Posted by berkisuyuf under O'nun icin soylenenler...Leave a Comment

Maddî havanın had safhaya varan sıcaklığına paralel olarak mânevî havanın da iyice ısınıp ayların sultanı olan mübarek Ramazan ayının artık gölgesinin düştüğü günleri yaşıyoruz.
İnsanlığın ve mahlûkatın şerefi Hz. Muhammed’in (asm) daha yakından hatırlanması ve çok daha derinden düşünülmesi lâzım olan günlerin arefesindeyiz.
Her ne kadar gerçek bir mü’min için ondan bir an bile kopmak büyük bir tehlike arz ediyor olsa da, bu mübarek gün ve ayları vesile ederek bir defa daha ona (asm) olan imanımızı tazelemek, sevgimizi yenilemek, bağlılığımızı teyit ve tekid etmek durumunda olmalıyız. Bunun için de yazının başındaki soruyu bir defa daha hepimiz kendimize sormalıyız diye düşünüyorum:
“Hz. Muhammed” (asm) kelimesi, bir Müslüman için neyi ifade etmeli?
Çapı ve muhtevası fani beşeriyetin takatini aşan bu soruyu, denizden bir damla misâli sadece hatırlayabildiğimiz bazı noktalara dikkat çekerek cevaplandırmaya çalışalım.
Şehadet âlemlerinin sultanı, gayp âlemlerinin mümtaz mi-safiri olan gönüller sultanı şanlı nebî!
Maneviyât âlemlerinin güneşini ifade etmeli.
En büyük İlâhî dâvet olan ezanları! Ve onun sembol ismi, Medine müezzini “Bilâl-i Habeşî’yi!
Namaz için camilere, mescitlere, seccadelere koşturmayı!
Hiçbir canlıyı incitmemeyi!
Gurbeti, gurbetleri!
Onun hasretinden iç üşümesini!
Hasretin yürek yakan, ruhun bedeni saran sıcaklığını!
Karanlığı boğan ışığı, nuru!
Yokluğun dehşetinden kurtuluş vesilesi olan varlığın güvenini!
Sevgiyi ve dostluğu!
Öksüzlüğü, garipliği!
Güveni, vefayı, efendiliği, yetimliği!
Gözlerin nuru, ruhların sıcaklığı!
Rahmeti, İslâm’ı tebliği, uzakta da olsa hizmet olduğu zaman oralara gitmede ihtilâf etmemeyi!
Her işe Besmele ile başlamayı!
İtaat etmeyi, insanlar hakkında iyi düşünmeyi, affetmeyi, pişmanlıkları kabul etmeyi, iyi davranmayı!
İyilikleri mükâfatlandırmayı, kötülükleri bazen af, bazen de adalete uygun olarak da cezalandırmayı!
İnsanları uyarmayı ve vaatleri yerine getirmeyi!
Daima hakikat yolunu izlemeyi, ortak olan noktalar için sürekli kapıları açık bırakmayı!
Allah’a hamd etmeyi, örnek insan olmayı, onun hayatını hayatımıza hayat kılmayı!
Dürüstlüğü, anlaşmazlıkları çözmeyi, yakın akrabalarla sıla-yı rahimi kesmemeyi, onları da hakka tebliğ halkasının içine almayı!
Gerektiğinde kudsî dâvâ için işkenceyi göze alabilmeyi!
Hicreti, iknayı, kötülüğe karşı iyi davranmayı, görev almayı ve gerektiği zaman görevlendirmeyi!
Emre itaati! Anlaşabilmeyi ve anlaşma hükümlerine uymayı!
Ziyaret etmeyi, elçilik yapmayı ve elçileri kabul etmeyi, gönülleri fethetmeyi!
Allah’a sığınmayı, inançlı ve cesaretli olmayı, merhameti, duâda devamlı olmayı, diri kalabilmeyi, gayreti, azimli kalabilmeyi!
Doğruluğa sahip çıkmayı, ondan vazgeçmemeyi, ateşe bağrını açmayı, dâvâyı asla bırakmamayı, sebatı, tahammülde kararlı ve umutlu olabilmeyi, gerçek sevgiden ve sevgiliden dönmemeyi!
“Kölelerin padişahı Bilâl” gibileri arkadaş edinmeyi. Kimsesiz ve garipleri, mahzun çocuklara hal hatır edip gönül almayı! Bayram şenliklerine ve oyunlara katılamayan yetimlere “Evlâdım olur musun?” deyişleri!
Kör ve özürlü olanlara da cihadın sancağını taşıma görevi vererek onları “öne çıkartabilmeyi!”
Kimsesizlerin kimsesi olabilmeyi!
Haysiyetin, merhametin, nezaketin, temizliğin ve masumiyetin sembolü olabilmeyi!
Canları, uğruna feda etmeyi! Sevmeyi şeref bilmeyi!
Gönüllere sultan olmayı, öğretici kalmayı, insanların sosyal ve psikolojik durumlarını göz önünde bulundurabilmeyi!
Güçlü ve etkili söz söylemeyi, cahil, vahşî ve inatçı insanların dem ve damarlarına işlemiş, hayatlarının ayrılmaz bir parçası haline gelmiş pek çok âdetlerini kısa zamanda, tek başına, hiç zora başvurmadan kaldırmaya muvaffak olmayı!
Allah yolunda verilecek mücadele ve İlâhî vahyin tebliğine her cihetten imam ve örnek olabilmeyi!
Sıradışılığı, varlığın dilindeki kilitleri çözmeyi. Hayata yeniden anlam kazandırmayı!
Allah ve insan sevgisinin yanında, yaratılmış olan her şeye derin bir sevgi duymayı!
İnsanın bu âleme gönderilmesinin gayesini, Kur’ân medeniyetini, hoşgörüyü, özü, sözü, tavır ve davranışlarıyla dosdoğru olmayı ve kalmayı!
Sıkıntılara karşı, O’nun adını anarak rahatlamayı!
Çevre dâhil, temizliğin ve yeşilliğin her tonunu, iyilerle kötülerin tefrik edilmesinin formülünü!
Güzel ahlâk, sevgi, şefkat, merhamet, cömertlik, eminlik, affedicilik, kerem, tevazu ve Allah’a teslimiyeti!
Gözlerinden yağmur gibi gözyaşların akışını. Bazen, bir noktaya kilitlenmeyi, dilleri susturmayı, gözleri ağlaştırmayı!
Şair Nebi Doğanay’ın güzel bir dörtlüğü ile bitirelim:
“Bir gün sana gelişim geç bile olsa bana,
Gül bahçesinin mermerlerinde yalın ayak koşmak nasip et.
Tâ ki aşkınla, sevginle bütün bedenim yanıp kavrulsun.
Terliklerimi bıraktığım o güzel mabed son durağım olsun..”
Nejat Eren
Ekim 11, 2008

Ey en Sevgili’den lütuf Sevgili!.. Dudaktan dökülen sözle, kalemden süzülen satırların, sadra doğan muhabbetle olan sıcak bağını hesaba katarak, kelâmımın Senin katındaki aczi altında ezilerek şunları diyebilirim ki; Sen lâtif olan Allah’ın, yerini kimsenin dolduramayacağı, paha biçilmez bir lütufsun bize. Sen lütufların en yücesisin, en güzelisin Sultanım! Bizi, Sen’in ümmetin olmakla şereflendiren Allah Teâlâ’ya, yarattıkları adedince hamdolsun!.. Hazret-i Sevban kadar sevemesem de Sen’i, muhabbetine tâlip, muhabbet duyduklarının dostu olma yolunda tökezleye tökezleye gelmekteyim sana doğru.
Ne acıdır ki, eskiden muhabbet sadırlardan satırlara nakşedilirken, şimdilerde satırlardan sadırlara terfi etmeyi bekliyor. Gönlün muhabbetinle hemhâl olması ise; ancak muhabbetinin hakkını verip mübarek ahlâkınla ahlâklanmaktan geçiyor.
Zatının aşkıyla yanıp tutuşan ve lütfuna nail olan şair Nabi kadar dökemesem de muhabbetimi satırlara, sadrım Sen’in aşkının nurunu dağıtıyor tüm varlığıma. Hasretin gözlerimden döküldüğünde, gözyaşlarımı Fuzuli’nin gönül testisiyle Sana göndermekten başka bir şey gelmiyor elimden, Efendim.
Endülüs’ten Bağdat’a gelip, evinin çevresi karantinaya alınmış hocasının kapı aralığından mübarek hâdis-i şeriflerini öğrenmek için dilenci kılığına giren, aşkına bürünmüş Baki bin Mahret’i duyduktan sonra, Cuma’ları Sana salât ü selam getirenlerin yüzlerini bizzat gördüğün haberiyle sarsılıp utanıyorum.
Ey kalplerin tabîbi!.. Şahsınızda, Sizi Yaratan’ın Zatına (c.c) hürmet gösterip, mübarek hâdis-i şeriflerinizi nakletmek için, bulunduğu mekânda en yüksek yere çıkmayı, edebin bir gereği olarak gören bir ecdada sahipken, bu güzel faziletlerin kalıntılarıyla diri tutmaya çalıştığımız maneviyatımızın tekrar yeşermesine o kadar muhtacız ki! Bizlerin “az”lardan, müjdelediğin “garip”lerden, “mukarrebûn”dan olmamız için şefaatini nasib etsin Rabbimiz.
Muhabbete en çok lâyık olan beşer Sen’sin. Senin sevgini, başta kendi gönlümüzde ve tüm insanlığın gönlünde, İslâm’a hizmetçi olarak diri tutmamız için, Sana “Habîbim!” diyen Vedûd olan Allah’tan yardım diliyoruz. Çünkü Sen’i lâyıkıyla sevmek, Sana “Sevgilim” diye hitâb eden Rabbimizi de lâyıkıyla sevebilmeye bir vesiledir diye ümid ediyoruz.
Sultanım, bizi cürmümüze rağmen sev, sevdiklerine sevdir ve şefaatinle sevindir…
Hiçliğinin dahi idrakine varamamış bu aciz kul, Senin yaratılışının en önemli harcı olan muhabbetle, gönülden gönüle Sana –âdeta- lehimlenmek ister! Şefaatinle ferahnak etmezsen eğer, hâlimiz nice olur Efendim!
Yâ Raûf! Ne mutlu Sen’in kalbine düşene, ne mutlu kalbine Sen düşene!!!

