O'nun Ahlak anlayisi ve Guzel Ahlaki


1. Emniyet İnsanı

O’nun çocukluk, gençlik ve olgunluk dönemlerinin hepsi, peygamberliğinin mukaddimesi, basamakları ve merdivenleri mahiyetindeydi. Öyle ki, O’nu tanıyanların birçoğu risaletini ilân eder etmez hemen O’na inanıp teslim olmuşlardı.

Zira O, hayatında bir kere dahi yalan söylememişti. Ve işte bu insan, şimdi Allah’tan (celle celâluhu) bahsediyor ve peygamber olduğunu söylüyordu. En küçük meselelerde dahi hilâf-ı vaki söylemeyen bir insan nasıl olur da böyle büyük ve ulvî bir meselede yalan söyleyebilirdi?[1] Bu asla mümkün değildi. İşte o günün insanı böyle düşünüyor, herkes olmasa bile inat ve hasedi terk edenler derhal imana geliyorlardı. Yaşadığı devir, evet, cahiliye devriydi. Fakat bu isim O’nun hususî zamanının dışında kalanların yaşadığı hayata verilen bir isimdi. Yoksa O hiçbir zaman cahiliye devrini yaşamamıştı. O, emin bir insandı.. O’nu herkes de böyle kabul ediyordu. Öyle bir emindi ki; sözgelimi sefere çıkmayı düşündünüz, hanımınızı bir yere bırakmanız lâzım geldi. Gidip hiç tereddüt etmeden Hz. Muhammed’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) bırakabilirdiniz.. siz gelinceye kadar kaşını kaldırıp ona bakmayacağına kat’iyen şüpheniz olmazdı. Malınızı birisine teslim etmeyi mi düşündünüz? Hiç tereddüt etmeden gidip Muhammedü’l-Emîn’e teslim edebilirdiniz.. edebilirdiniz de malınızın zerresine dahi zarar gelmeyeceğine inanırdınız. Bir mesele hakkında sözün en doğrusunu öğrenmek mi istiyordunuz? Hemen doğruluğun andelîb-i zîşanı o sadakat timsaline koşar, O’nu dinler, O’ndan işittiklerinize göre hüküm verir ve O’nun beyanlarını her işinizde esas kabul ederdiniz; zira O, hayatında bir kere dahi olsa yalan söylememiştir.

Delil mi istiyorsunuz? İşte O, Safâ tepesine çıkmış ve etrafını çeviren insanlara soruyor: “Şu dağın arkasından bir ordu, size hücum etmek üzere geliyor dersem bana inanır mısınız?” Herkes bir ağızdan “Evet inanırız. Çünkü senin hiç yalan söylediğini duymadık.”[2] diyor. Bunu söyleyenler arasında Ebû Leheb gibi din düşmanları da vardır. Ancak hepsi de O’nun doğruluğunu tasdik ve güvenilirliğini teslim etmektedir.

O, daha anne karnında iken babasını kaybetmişti; beş-altı yaşına vardığında da annesini kaybetti. Bunun üzerine O’nu dedesi Abdülmuttalib himayesine aldı.. derken sekiz yaşına henüz basmıştı ki dedesi de vefat etti. Sanki kader O’nu, her şeyden tecrit ediyor ve bütünüyle Allah’a (celle celâluhu) teslim olmaya hazırlıyor gibiydi. O’na el uzatabilecek bütün hâmiler teker teker gidiyor ve nur-u tevhid içinde ehadiyet sırrının zuhuruyla doğrudan doğruya ve fiilen Cenâb-ı Hakk’ın himayesi ihtar ediliyordu. O, “Kelime-i Tevhid” ve “Hasbünallah” cümlesini ta baştan vicdanında duyarak söylemeliydi. Onun için de, zâhirî esbâbın bütünüyle devre dışı kalması gerekiyordu. Ve öyle de oldu…

Allah’ın (celle celâluhu) kulu mânâsına gelen “Abdullah”, emin ve doğru kadın mânâsına gelen “Âmine” O’nun dünyaya gelmesine sebep ana ve babaya ait isimlerdi. Evet O, emniyet doğuran, emniyetin emanetçisi bir kadından dünyaya geliyordu. Risaletten evvel ubûdiyetle serfiraz olan bu şeref-i nev-i insanın babasının adı da “Allah’ın kulu” mânâsını taşıyordu. Bunlar rastlantı değildir; değildir zira bunları takdir buyuran Allah’tır (celle celâluhu).

2. O, Yetim Büyüdü

O, yetim olarak büyüdü. İleride yükleneceği çok ağır bir yük, büyük bir vazife vardı. Ve ona şimdiden hazırlanması gerekiyordu. Tevekkülün zirvesinde, bütün güçlüklere göğüs gerebilecek bir yapıda yetişmeliydi. Zenginliğin şımarttığı veya sefaletin, yoksulluğun tamamen pısırıklaştırdığı bir insan olmaktan Allah (celle celâluhu) O’nu korudu. Ve hayatının her safhasında itidal ve istikameti muhafaza eden, ifrat ve tefritten uzak bir insan olarak yetişmesini temin etti.

Bir liderin, bu türlü sıkıntılı günlerden geçmesi çok mühimdir. Yetimliğin ne demek olduğunu bilmelidir ki, raiyetine şefkatli bir baba gibi davranabilsin. Fakirliği tatmış olmalı ki, idaresi altındakilerin durumunu idrak edip onlara öyle muamele etsin. İşte Allah Resûlü’nün yüce ahlâkı içinde bir nüve hâlinde bulunan, yetime ve fakire el uzatma, onları görüp gözetme hasleti, yaşadığı bu hayatın suyu, toprağı ve havasıyla besleniyordu. Sonra O, zirvelere çıktığı zaman da bu ilk hâlinden hiç mi hiç taviz vermeden ve hayatı boyunca yaşama tarzını değiştirmeden dümdüz yaşamış, benzeri olmayan bir şahsiyettir. Ömrünce yetimi azarlamadı ve isteyeni boş çevirmedi. Zira bunu O’na bizzat Cenâb-ı Hak talim ve emir buyurmuştu:

أَلَمْ يَجِدْكَ يَتِيماً فَآوَى * وَوَجَدَكَ ضَالاًّ فَهَدَى * وَوَجَدَكَ عَائِلاً فَأَغْنَى * فَأَمَّا الْيَتِيمَ فَلاَ تَقْهَرْ * وَأَمَّا السَّائِلَ فَلاَ تَنْهَرْ * وَأَمَّا بِنِعْمَةِ رَبِّكَ فَحَدِّثْ *

“O seni yetim bulup barındırmadı mı? O seni hayrette bulup hidayet etmedi mi? Seni fakir bulup, zengin etmedi mi? Öyle ise yetimi hor görme. Dilenciyi azarlama. Rabbinin nimetini de anlat da anlat.”[3]

Ben ne zaman bu sûreyi okusam, babam senelerce önce vefat etmiş olmasına rağmen yine de onu bir şefaatçi gibi Allah Resûlü’ne arz eder ve beni de kapısından kovmaması için o büyük ruha: “İşte kapında bir yetim! Ne olur, bu yetimi kovma kapından!” derim.

a. Abdülmuttalib’in Yanında

Abdülmuttalib, O’ndaki peygamberlik nurunu çok önceden sezmişti. O’nunla beraber geçen günleri hep bereketli ve yümünlü geçiyordu. O’nu büyüklerin meclislerinde oturtuyor, O’na izzet ve ikramda bulunuyordu.[4] O’nda insanlığın kurtuluşunu görüyordu. Allah Resûlü’nün bakışlarında bir derinlik vardı ki, bir başkasında bu bakışlardaki derinliği görmek mümkün değildi. Belki de atalarından peygamber olduğu rivayet edilen Lüey, kendi neslinden böyle bir peygamber geleceğini müjdelemiş ve Abdülmuttalib bu müjdeye istinaden Allah Resûlü’nün peygamber olacağını keşfetmiş veya hissetmişti. Hatta denebilir ki bundan dolayı torununu çok aşırı şekilde seviyor ve O’nu kendi gözünden bile kıskanıyordu. Vefat edeceği an, bu dev adam, Muhammed’ini bir daha bağrına basıp sevemeyeceğinden hıçkıra hıçkıra ağlamıştı. Düşünün ki; Ebrehe ordusu karşısında sarsılmayan ve senelerce süren Ficar harpleri esnasında dünya kadar düşman kabilelerle yaptığı savaşlarda gözü dahi nemlenmeyen bu büyük insan, kutlu torunundan ayrılacağı mülâhazasıyla bir çocuk gibi hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Böylece Abdülmuttalib vesayeti de bitiyor demekti. Evet o da son vasiyetini yaparak gözlerini hayata yumdu. Artık bundan böyle O “Dürr-i Yektâ”yı Ebû Talib himayesine alacaktı.

b. Ebû Talib’e İntikal

Ebû Talib sözünde durdu. Allah Resûlü’nü kırk seneye yakın himaye etti ve O’na muzahir oldu. O’nun bu iyiliği karşılıksız kalmadı. Cenâb‑ı Hak da O’na Hz. Ali (radıyallâhu anh) gibi evlât nasip etti. Her nebinin nesli kendinden devam ediyordu. Hâlbuki Allah Resûlü’nün nesli, Hz. Ali’den devam edecekti. Hatta Efendimiz’e isnat edilen böyle bir rivayet olduğu da söylenmektedir.[5]

Hz. Ali (radıyallâhu anh), İki Cihan Serveri’nin vilâyet yönünü temsil ediyordu. Bu itibarla o bütün velilerin sertacı sayılır. Kıyamete kadar gelecek bütün tarikat erbabının, bütün ricalin takdirle yâd edip inkıyat edeceği, sultanlar sultanı, Şâh-ı Merdân, Haydar-ı Kerrâr, Damad-ı Nebi, Aliyyü’l-Murtaza; Ebû Talib’e, Allah Resûlü’ne karşı gösterdiği mürüvvetin bir hediye ve bir karşılığı gibiydi.

Ebû Talib de babası Abdülmuttalib gibi sadece zâhirî bir sebepten ibaretti. O’nu asıl himaye eden ve yetiştiren Cenâb-ı Hak’tı. Allah (celle celâluhu) bir taraftan o mümtaz şahsiyeti nebi olma seviyesine yükseltirken, diğer taraftan cemiyeti, O’nu kabul edebilecek kıvama getiriyordu. Gün geçtikçe, O’nun nübüvvetine olan işaretler netleşiyor ve Hz. Muhammed Aleyhisselâm, herkesin konuştuğu ve herkesin yakından tanıdığı bir insan olarak hep gündemdeki muallâ yerini muhafaza ediyordu.

[1] Buhârî, bed’ü’l-vahy 3.
[2] Buhârî, tefsir (111) 1-2; Müslim, iman 355-356.
[3] Duhâ sûresi, 93/6-11.
[4] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 1/127.
[5] Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr, 3/43.

M.Fethullah Gulen

Efendimiz’in umumî mânâda terbiyeciliğine geçmeden evvel, mevzua ışık tutacak şu âyeti kısaca tahlil etmeye çalışalım. Zira, Allah Resûlü’nün içinde bulunduğu şartları ve hangi seviyedeki insanları alıp terbiye potasında erittiğini bilmeden, O’nun terbiye edicilikte ulaştığı zirveyi tam olarak anlamak mümkün değildir:

هُوَ الَّذِي بَعَثَ فِي اْلأُمِّيِّينَ رَسُولاً مِنْهُمْ يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِهِ وَيُزَكِّيهِمْ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَإِنْ كَانُوا مِنْ قَبْلُ لَفِي ضَلاَلٍ مُبِينٍ

“(O Allah) ümmîler arasından, kendilerine, âyetlerini okuyan, onları arıtan, onlara kitabı ve hikmeti öğreten bir peygamber gönderendir. Oysa onlar, önceden, açık bir sapıklık içinde idiler.”[1]

Âyette geçen bazı kelimeler çok dikkat çekicidir:

هُوَ الَّذِي Âyete bir gaib zamiriyle başlanıyor. Çünkü, o günün insanları, Allah’ı bilmiyor ve tanımıyorlardı. Allah onlara karşı gaybubet içindeydi. Onlar cahil, bedevi ve vahşiydiler. Onların sinelerinde Allah (celle celâluhu), “O” olarak dahi mütecellî değildi. Onlar O’nu, üçüncü bir şahıs (O) ve üçüncü bir zât olarak bile bilmiyorlardı. Evvelâ onların gaybubetlerine yani mahiyetlerinin zulmanîliğiyle Allah’tan fersah fersah uzak bulunduklarına, muhatap ve mütekellim de olamadıklarına dikkat çekiyor.

Sonra “Ümmîler” diyor. Onlar ümmîdirler: Kitap nedir, ilim nedir, bilmezler. Allah’ı tanımazlar ve peygamberden de habersizdirler. Ümmî bir cemaat, öyle çetin bir cemaattir ki, hiçbir hayır beklenmeyen o çetin cemaate, o en müthiş iradeliyi, en büyük ruhluyu, en muhteşem kalbliyi göndererek, hiçbir zatî değerleri olmayan o cemâdât gibi yığınlardan insanlığı idare edecek dâhiler çıkarmıştır. İkinci olarak Allah (celle celâluhu), kitaba, kaleme, kıraate her şeyden daha fazla önem verdiği hâlde, onlar Allah’ın ehemmiyet verdiği şeylerden çok uzak bulunmaktadırlar.

مِنْهُمْ Onlardan bir elçi, yani onların içinden çıkmıştır. Allah Resûlü’nün onlardan olması, sadece, kitaba ve kıraate açık olmaması itibarıyladır. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), cahiliye insanından değildi. Ama, kitabet ve kıraate kapalı bulunması bakımından da onlardan biriydi. Böyle de olmalıydı; zira O’nun muallimi Allah (celle celâluhu) olacaktı. O’nu rahle-i tedrisi önüne alacak, O hiçbir şey bilmeyen ve talim-terbiye görmemiş nebisini, onlardan ayıracak, yetiştirecek ve ümmî ümeme muallim yapacaktı.

يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِهِ وَيُزَكِّيهِمْ O, onlara âyât-ı beyyinâtı, ceste ceste okuyup şerh ediyor ve onları terbiye ederek ruhanîleştiriyor ve insanî kemalâta tevcih ile insan yapmak istiyordu.. evet bir taraftan kitabı talim, diğer taraftan da terbiye ile onları hep arş-ı kemalât-ı insaniyete yönlendiriyordu.

وَإِنْ كَانُوا مِنْ قَبْلُ لَفِي ضَلاَلٍ مُبِينٍ Onlar, her ne kadar Allah Resûlü gelmeden evvel dalâlet, cehalet ve sapıklık içinde yüzseler de Allah (celle celâluhu) onları, tezkiye ve terbiye edecek ve onları yetiştirecekti ve yetiştiriyordu da.. evet bütün bunları ümmî bir nebinin eliyle yapıyordu.

Kitabın taliminden maksat Kur’ân’dır. Bu kitap, dün bir cemaati kucaklayıp insanlığı yükselttiği gibi gelecekte, geleceğin aydınlık nesillerini, a’lâ-yı illiyyîn-i kemalâta ulaştıracaktır. Günümüzde orijinal zannedilen bütün düşünceler, yalancı mumlar gibi bir bir sönüp gidecek ve güneşlerin kol gezdiği iklimlerde, bütün güneşlere: “Gurub etmeyin, ben varım!” demeye namzet tek kitap o olacaktır. Âfâk-ı âlemde sadece onun bayrağı dalgalanacak ve bütün nesiller, boyunlarındaki esaret zincirlerini kırarak ona koşacaklardır. Koşma emareleri belirdi bile… İşte Rus İmparatorluğu, işte Çin! On sene evvel buralarda olanları duysaydınız hayal zannederdiniz. Bakın şimdi korkunç istibdatlar nasıl yıkılıyor! İmparatorluklar nasıl peşi peşine devriliyor.. ve her şeye rağmen Kur’ân nasıl, tıpkı küllerin altındaki bir kor gibi ortaya çıkıyor… Ve koskocaman bir tevhid dünyası yeniden diriliyor. Bunca istibdat, zulüm, tegallüp ve tasalluta rağmen İslâmî ruh bütün tazeliğiyle dünyanın dört bir yanında kendini hissettiriyor ve gönüllerde alâka uyarıyor.

Evet, diğer bir mânâsı da, bu kitabın aydınlık ikliminde, peygamber, onların nefislerini maâliyâta yöneltsin; insanları insanlığa yükseltsin, insanı insanî terbiye ile insan-ı kâmil olma yollarına tevcih etsin ve kendisinin bizzat yükselip yaptığı miracı, onlara da ruhen yapabilme yollarını gösterip, herkese, kalb ve ruhunun derinliklerine miraç yaptırtsın diye Allah (celle celâluhu), şanı yüce Nebisine Kitab’ı talim etmiştir. Velev ki O’nun ümmeti daha önce, sapıklık içinde yüzen insanlar olsa bile! Allah diledikten sonra kömürü elmas; taşı-toprağı altın yapabilir.. yapmış ve bu kömür ruhlu insanları pırıl pırıl birer elmas hâline getirmiştir.

Evet, ondan meydana gelen o “Ak Çağın Altın Nesli” bugün, bütün parlaklığıyla hâlâ gözleri kamaştırmaktadır. Evet, bu icraatı yapan Allah’tır; bunu sarraf ve cevherci olan Hz. Muhammed’in eliyle yapmıştır. Bu itibarla, denebilir ki, beşeri, insanlığa ve insanî kemalâta yükselten, insanî kemalâtın zirvesini tutmuş olan Hz. Muhammed Mustafa’dır (sallallâhu aleyhi ve sellem).

O’ndan sonra insanlık vilâyet kanatlarıyla, tasfiye kanatlarıyla, tezkiye kanatlarıyla, birr u takva kanatlarıyla ve Allah’a en yakınlık mânâsına kurbet kanatlarıyla yükseldikleri her yerde Hz. Muhammed Mustafa’nın (sallallâhu aleyhi ve sellem) bayrağının dalgalandığını görmüşlerdir. Adımlarını nereye attılarsa, daha önce Hz. Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) oradan, daha evvel gelip geçmiş olduğunu görmüş ve “Bârekallah”larla O’na temenna durmuşlardır. Bundan sonra da duracaklardır.

Allah Resûlü’nün terbiyesini, sadece nefislerin tezkiyesi şeklinde anlamak yanlıştır. O âlemşümul bir terbiye sistemi ile gelmiş ve bütün kalbleri, bütün ruhları, bütün akılları, bütün nefisleri gaye-i hayallerine yükseltecek bir mesaj sunmuştur. Evet, Kur’ân’ın âlemşümul hakikatleri de işte bunu ifade etmektedir. O, insanların akıllarına sahip çıkacak, aklı kamçılayacak ve onu akıl adına, vahiy buudlu akılla en son noktaya vardıracak.. sonra ruhları yakalayacak ve onların terbiyesini kendine meslek edinenlerin çok önünde onları maâliyâta tevcih edecek ve kalbi, müştak olduğu âlemlerde, o âlemlerin yemyeşil Cennet gibi yamaçlarında gezdirecek.. keza, insan hissiyat ve letâifini ele alacak, onları üveyikler gibi kanatlandıracak.. hayalin topalladığı yerlerde, onları his ve letâifleriyle dolaştıracak.. ve ruhen, kalben, hissen yükselttiği talebelerine, aynı zamanda, iktisadî, içtimaî, idarî, askerî, siyasî ve ilmî bütün müesseselerin kapılarını ardına kadar açacak ve bu dünyaya davet ettiği talebelerini en mükemmel idareciler, en seçkin iktisatçılar, en başarılı siyasetçiler ve en ekmel askerî dâhiler olarak yetiştirecek mesajlarla gelmiştir.

Evet, Allah Resûlü, âlemşümul bir dava ile geldi ve âdeta bir yönüyle iktisat, bir yönüyle maliye, bir yönüyle idare, bir yönüyle talim ve terbiye, bir yönüyle adliye, bir yönüyle de devletler, milletler hukuku dersi verdi.

Hâsılı O, getirdiği mesajla, mikro plânda bugünkü gelişmişliği bütünüyle kucaklıyordu. Evet, bugün, O’nun esas olarak ele aldığı ve insanlığa sunduğu şu geniş terbiye anlayışının bir yanında hafif bir eksiklik olsaydı, O’nun geliş gayesi tam mânâsıyla tahakkuk etmeyecekti. Oysaki O, size mealen şöyle diyor:

“Şimdiye kadar gelen bütün peygamberlerin her birisi, bu muhteşem binanın bir tarafını yaptı. Ama onun bir yanında ikmal edilmesi gerekli olan bir gedik vardı. Her gelip uğrayan, ‘Acaba bu bina ne zaman tamamlanacak?’ diyordu. Buyururlar ki: ‘İşte onu tamamlayan benim. Artık benimle o binanın eksik yanı kalmamıştır.’ “[2]

Kur’ân-ı Kerim, bu mevzuda Efendimiz’i teyit sadedinde: اَلْيَوْمَ أَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ ”Bugün size dininizi tamamladım.”[3] der. Yani, şimdiye kadar gelen bütün enbiyâ, evliyâ, asfiyâ “Bu bina ne zaman tamamlanacak?” diyorlardı. İşte seni tamamlayıcı olarak gönderdim ve seni mükemmil kıldım, o binayı sen ikmâl edeceksin. Ben, bu dinden hoşnut olduğum gibi, onu herkesin de hoşnut olacağı esaslarla bezedim…

Evet, Allah Resûlü, eksikleri tamamlamak için gelmişti. O’ndan sonra, O’nun sunduğu mesaj ve getirdiği esaslarda eksik arayanlar, kendi kafalarındaki eksiklikleri ve kendi ruhlarındaki boşlukları arasalar daha iyi yaparlar. O bir tamamlayıcı, kemale erdirici ve ıslahatçıydı. Bütün eğri büğrü şeyleri ıslah, eksik kalmış şeyleri itmam ve o güne kadar tamamlanamamış şeyleri de ikmal edecekti ve etti de.

Bir terbiyecinin büyüklüğünü şu hususlarda görürüz:

1. Ruh, Nefis ve Aklı Yüceltmesi

İnsanların ruh, nefis ve akıllarını, ruh, nefis ve akıl adına yükselebilecek en son noktaya ulaştırması ki; Hz. Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) tarihin şehadetiyle kendi talebelerine ve müntesiplerine -Allah’ın inayetiyle- bunu yapmıştır. Evet, onları, aklın, ruhun ve nefsin ulaşabileceği en son noktaya kadar götürmüş ve orada gezdirmiştir.

Kur’ân-ı Kerim’de nefs-i emmareden bahsedilir. O nefis ki, insanı, boynuna vurduğu gemle istediği yerde dolaştırır ve sürekli baskı altında tutar.. tutar da, o duygu ve düşüncesiyle bir ruh insanı olabilecekken bir beden ve cisim insanı hâline gelir. Seyyidina Hz. Yusuf (aleyhisselâm), işte bu nefs-i emmarenin şerrinden Allah’a sığınmış ve إِنَّ النَّفْسَ لَأَمَّارَةٌ بِالسُّوءِ إِلاَّ مَا رَحِمَ رَبِّي ”Mutlaka nefis şiddetle fenalığı emreder. Allah kime merhamet ederse ancak o kurtulur.”[4] demişti. Nefis zatında emmaredir. Ancak, onun Lut Gölü kadar çukur olan bu durumdan kurtulup merhale merhale zirvelere doğru yükselmesi de mümkündür. İşte Kur’ân, nefsi bu durumlarıyla ele alır ve şöyle der:

يَا أَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ * ارْجِعِي إِلَى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَرْضِيَّةً

“Ey mutmainne olmuş nefis! Sen Rabbinden, O da senden razı olarak dön Rabbine!.”[5] Ayrıca, nefsin “emmare” olmaktan çıkıp kendini sorgulayan bir nefis hâline gelmesine de Kur’ân işaret eder. Hatta, bu durumu bir derece kabul ettiği için nefs-i levvame’ye yemin de eder:

وَلاَ أُقْسِمُ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ “Kendini kınayan nefse yemin ederim.”[6]

Bir de nefs-i sâfiye vardır. O mukarrabîne has bir sıfattır.. ve bu sıfat erbabı o kadar saf ve berraktırlar ki, onlara bakan âdeta Allah’ı görür ve Allah’ı müşâhede eder. Hz. Muhammed Mustafa’nın nefsi işte böyle bir nefistir. Ve O, müstaid birçok kabiliyeti de, kendi dereceleri çerçevesinde ve istidatlarının müsaadesi ölçüsünde, nefs-i sâfiye hâline getirmiştir.

Evet, Allah Resûlü, nefsi, terbiye ve tezkiye etmek suretiyle ona ulaşabileceği en yüksek hedefleri gösterdi ve -Rabbinin inayetiyle de- oraya yükseltti. Bu O’nun terbiyecilikte dahi eşi menendi olmadığını gösterir. Akla ve nefse, varabilecekleri en son noktayı gösterme mevzuunda, Hz. Muhammed Aleyhisselâm’ın güzide asrına baktığımız zaman görürüz ki, o Zât, getirdiği mesaj itibarıyla terbiye adına da hiçbir boşluk bırakmamış.

2. Davasının Cihanşümul Olması

Terbiyecinin mükemmeliyeti, onun davasının genişliği ve müntesiplerinin kemmî ve keyfî buudlarıyla ölçülür. Hz. Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem), daha hayatta iken, O’nun yetiştirdiği mübarek muallim ve mürşitler, Merakeş’ten ta Öküz Nehri’ne kadar çok geniş bir sahada hakkı neşretmeye namzet bulunuyorlardı. Düşünün ki, o gün bu geniş sahada, biricik mübelliğ, muallim, mürebbi Hz. Muhammed Mustafa’ydı (sallallâhu aleyhi ve sellem).

Bu birbirinden farklı ve Babil Kulesi gibi muhtelif kavimlerden meydana gelmiş cemaatler, O’nun getirdiği ilâhî sistem ile bütün dertlerine derman buluyor.. ve İranlı-Turanlı, Çinli-Maçinli gibi, ayrı ayrı mizaçta, ayrı ayrı meşrepte ve ayrı ayrı kültürle yetişen insanlar, O’na koşuyor ve O’nu, bütün getirdikleriyle tereddüt etmeden kabulleniyorlardı. Demek O’nun getirdiği terbiye esasları, bütün beşerin dertlerine derman olabilecek mahiyette ve evrenseldi. Öyleyse Hz. Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem), gelmiş geçmiş terbiyecilerin en müessiri ve müessiriyeti de en geçerli olanıydı. Ayrıca biz, her terbiyecinin büyüklüğünü, getirdiği terbiye esaslarının kalıcılığında ararız. Şimdi bakın, aradan bu kadar zaman geçmiş olmasına rağmen, Hz. Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) terbiyesi ile terbiye olanlar, hâlâ pek çoğu itibarıyla melekleri gıpta ettirecek seviyededir.. ve O’nun koyduğu terbiye esasları, bugün dahi öyle bir nesil yetiştirmeye yeterlidir.

Şimdi bir kere düşünelim: Hz. Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) o alabildiğine vahşi, bedevi, vahşetleri de canavarların vahşetini unutturacak kadar ileride olan bir cemaat içinde zuhur ediyor. Bu en vahşi, en bedevi, en korkunç ve en canavar cemaatten, asırlar ve asırlar boyu insanlığı idare edebilecek melek-misal insanlar yetiştiriyor. Demek ki, O’nun sunduğu mesaj, bir hamlede, bir nefhada insanlığı kurtarmaya yetecek bir mesajdı. Ben şahsen bâtılı tasvir etmek istemem. Ancak, Allah Resûlü’nün zuhur ettiği devrede, cemiyetin ahlâken sukutunu gösteren birkaç kesit sunmadan geçemeyeceğim:

O, öyle bir cemaat içinde zuhur etmişti ki, vahşet onların tabiatlarıyla bütünleşmiş ve iç içeydi: İçki içer, kumar oynar, açıktan açığa zina eder ve bunların hiçbirini de ayıp saymazlardı. Fuhuş âdeta resmî hâle gelmişti. Bu iş için hususî evler vardı ve bu evlerin kapısında bayrak dalgalanırdı.[7] Rezalet, insanı insanlığından utandıracak seviyedeydi. Ve, yazmaktan hicap duyduğum daha neler neler… Ayrıca bu insanlar bir bardak suda kızıl kıyamet koparacak karakterdeydiler. Bunları birbirine ısındırmak, imtizaç ettirmek, bir araya getirmek âdeta imkânsızdı. Âkif’in ifadesiyle: “Dişşiz mi bir insan, onu kardeşleri yerdi!” Tefrika derdi ise bütün Arap Yarımadası’nı sarmış, onulmaz gibi görünen bir hastalıktı.

Evet, aklınıza kötülük adına ne gelirse hepsi orada vardı. Ve bunların Hz. Muhammed Mustafa’yı (sallallâhu aleyhi ve sellem) dinlemeleri kat’iyen mümkün görünmüyordu. Ama O, onların o fena huy ve fena hasletlerini birer birer söktü aldı ve âdeta Kafdağı’nın arkasına attı. Sonra da onları, en âli ahlâk ve en muhteşem meziyetlerle öyle bir donattı ki, en kısa zamanda bütün medenî dünyanın önüne geçti, hatta onun muallimliğini derpiş ettiler.

Evet O, vahşi ve bedevi bir cemaatten, asrımızda dahi topuklarına ulaşılamayan medenî bir millet inşa etti. O’nun için, çok haklı olarak Moliere mealen şöyle der:

“Hz. Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) cemaati kadar ıslah edilme adına müsait olmayan ikinci bir cemaat göstermek mümkün değildir ve yine mümkün olmayan bir başka mesele de; yirmi üç sene gibi kısa bir zamanda, bu cemaati ıslah edip insan hâline getirmektir. Bu da ancak Hz. Muhammed’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) müyesser olmuştur.”

Ve yine bir başka Batılı şöyle der: “Beşer, kendisi için mukadder yükselmenin yüzde 25′ini, var olduğu günden, Hz. Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) devrine kadar katedebilmiştir. O’nun devrinde ise bu rakam birden dikey olarak yükselmiş ve yüzde 50 olmuştur. O günden bugüne gösterilen bütün gayretler ise, ancak bu seviyeyi yüzde 75′lere ulaştırabilmiştir.”

Bu samimî itirafa göre, Hz. Âdem’den, Allah Resûlü’ne kadar gelen bütün peygamber ve filozofların, bütün büyük devlet ve ilim adamlarının müşterek gayretlerinin semeresi, Allah Resûlü’nün 23 senelik devrede elde ettiği neticeye ya ulaşmış veya ulaşamamış! Yani bunca teknik gelişmelere rağmen, geçen 14 asırda insanlık, ancak O’nun elde ettiği yüzde 25′lik neticeyi yakalayabilmiştir. Kalan yüzde 25 ise eğer dünyanın ömrü varsa bundan sonra elde edilecektir.

İşte Hz. Muhammed budur! Ve işte O’nun beşeriyete hizmeti bu denli sağlam ve salim vicdanlara açıktır. Britanya Ansiklopedisi de, bu mevzu ile alâkalı şöyle diyor: “Beşer tarihinde çok büyük ıslahatçılar gelmiştir. Bunların arasında nebiler de vardır. Ve bunlar, bir kısım başarılar da ortaya koymuşlardır. Ancak bunların hiçbirinde Hz. Muhammed’in sergilediği başarıyı görmemiz mümkün değildir.”

Yine bunlar arasında insaflı bir araştırmacı sayılan Vehil de şöyle diyor: “Her büyük insan arkada bir iz bırakmıştır. Nebinin bir izi, ıslahatçının bir izi, müceddidin bir izi ve büyük devlet adamlarının da birer izi vardır. Hz. Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) de bir iz bırakmıştır. Öyleki, “iz” dendiği zaman akla gelecek sadece O’dur. Ve başkalarıyla kıyas edilemeyecek ölçüdedir.”

Bu zat aynı zamanda ilim adına ödül almış bir insandır. Dost itiraf eder, düşman itiraf eder; bilmem ki bizdeki bir kısım nâdânlar ne eder…

Allah (celle celâluhu) Kendini bize يُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ sıfatıyla anlatır. Yani “Allah O Allah’tır ki câmid ve cansız şeylerden hayattar şeyleri çıkarır. (Taşa, toprağa hayatiyet bahşeder ve âdeta O kömürde elmas cilveleri gösterir.)”[8]

Allah (celle celâluhu) bu muhteşem, bu müthiş ve bu baş döndürücü sıfatıyla, sanki Hz. Muhammed’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) teselli vermektedir… O vahşi çölde, o Ceziretü’l-Arap’ta, o bedevi insanlar içinde, Hz. Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) âdeta eline taşı, toprağı, kömürü, bakırı almış ve onlardan som altın Ebû Bekirler, Ömerler, Osmanlar, Aliler, Halidler, Ukbe b. Nâfi’ler, Tarık b. Ziyadlar çıkarmıştır. (Allah ebedlere kadar hepsinden razı olsun.)

Efendimiz, peygamberlikle o muhitte zuhur edeceği ve muasırları, bu büyük ve muhteşem peygamberle tanışacağı âna kadar, elbette onların da aklî, kalbî, ruhî, vicdanî kuvveleri, güç ve istidatları vardı. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) asla bu kuvveleri alıp güdükleştirmedi. Belki onları işlettirdi ve o müthiş kuvvelerin yerine çok daha müthiş güçler ve kuvvetler ikame etti. Bir büyük mütefekkirin dediği gibi, buna en güzel misal: “İslâm’dan evvel Ömer, İslâm’dan sonra Ömer!” İslâm’dan evvel Ömer, okkalı, azametli olmaya açık ve büyüklük yolunda bir insandı. Çocukluk döneminde, şununla-bununla yarışması, takışması, hatta, develerin boynunu büküp altına alması, onda ne türlü nüvelerin bulunduğunu göstermesi bakımından önemlidir. İslâm’dan sonraki Ömer ise karıncaya basmayan, çekirgeyi öldürmeyen ince ruhlu ve hassas bir insandır. Şefkat ve hassasiyeti o kadar geniş ve şümullüdür ki: “Fırat’tan geçerken bir koyun suya düşse ve boğulsa, Allah onun hesabını Ömer’den sorar.” der.[9]

İşte Ömer (radıyallâhu anh) ve onun gibiler, Allah Resûlü’nden aldıkları terbiye ile bu seviyede beşerüstü insanlar hâline gelmişlerdi. Evet, Allah Resûlü, vahşi, bedevi ve âdetlerinde mutaassıp o cemaatten -ki bu âdetler onların dem ve damarlarına karışmış durumdaydı- böyle insanlar çıkarıyordu.

Şimdi, küçük bir misalle mevzuu biraz daha açalım: Sigara gibi küçük bir âdeti, bütün devlet imkânlarıyla ortadan kaldırmaya çalışıyor fakat kaldıramıyoruz. Bırakın kaldırmayı, sigara tüketiminin şu hızlı artışını dahi normal bir seviyeye indiremiyoruz. Bu sadece bizde değil, bütün dünyada böyle. Oysaki her gün, sigara aleyhinde konuşmalar yapılıyor, sempozyumlar tertip ediliyor, konferanslar veriliyor. İlim ve tıp dünyası ittifakla onun, gırtlak, yemek borusu, ağız içi ve damak kanserlerine sebep olduğunu söylüyor.. ve istatistikler bu oranın yüzde 95′e vardığını ifade ediyor ama, bütün bu gayretler, hemen hemen hiç kimseyi bu kötü alışkanlıktan vazgeçiremiyor.

Hâlbuki o devrin insanının, sigara gibi binlerce âdeti hem de dem ve damarlarına işlemişçesine onların tabiatlarıyla bütünleşmişken Allah Resûlü, bir hamlede, bir nefhada bütün bu âdetleri kökünden söküp atıverdi ve onların yerini de en güzel ahlâk ve en güzel hasletlerle donatıverdi. Hem de gökteki meleklerin gıpta ile seyredeceği şekilde donatıverdi. Öyleki, onları görenler: “Aman Allahım! Bunlar melek değil ama; melekten de ileri varlıklar.” diyorlardı. Bir de, sırattan geçerken, onların nuru, Cehennem’i söndürecek şekilde her yanı sarınca, bütün melekler hayretten donup kalarak: “Bu geçenler acaba nebi mi, melek mi?” diyeceklerdir. Hâlbuki onlar ne melektir ne de nebidir. Sadece Hz. Muhammed Mustafa’nın (sallallâhu aleyhi ve sellem) ümmetidir. Ve O’nun terbiyesinde yetişmişlerdir.

Abdullah b. Mesud (radıyallâhu anh) Ukbe b. Ebî Muayt’ın koyunlarını güden bir insandı.[10] Allah Resûlü, onu da tedris halkasına aldı ve bu koyun güden insandan öyle bir mürşid çıkardı ki, denebilir ki Kûfe Mektebi, bu şanlı sahabinin eseridir. Düşünün ki, Alkameler, Nehaîler, Hammadlar, Sevrîler, Ebû Hanifeler hep bu mektebin talebeleridirler. Her biri kendi sahasında zirve olan bu büyükler, büyük ölçüde ilimlerini İbn Mesud kaynağından almışlardır. İbn Mesud ise, aslında bir deve çobanıydı. (Ruhlarımız o deve çobanına feda olsun!) Ve işte Allah Resûlü bir deve çobanından böyle dâhiler yetiştiriyordu.

Öteden beri Batı ilim âlemini meşgul eden birkaç büyük İslâm âlimi vardır ki, her biri koca koca mücelletlere mevzu olmuşlardır. Bunlardan biri de, hukuk sahasındaki şöhretiyle İmam-ı Azam Ebû Hanife’dir. Bir büyük idrake göre, Solon ve Hammurabi ona ancak çırak olabilirler… Ebû Hanife ise bu baş döndürücü büyüklüğü ile, Allah Resûlü’nün talebelerinden, deve çobanı İbn Mesud’un talebesinin talebesinin talebesidir. -Estağfirullah! Ebû Hanife’yi küçük gösteriyorum zannedilmesin. Sözlerimiz, Üstadlar Üstadı’nın büyüklüğünü ifade sadedinde sâdır olmuştur- Evet, Hz. Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) terbiye ve yetiştirmesi sayesindedir ki hiçbir şey olmayan bu insanlardan her şey olan insanlar zuhur etmiştir. Ölüden diri çıkarılmış ve kömürden elmas elde edilmiştir.

Yine o terbiye sayesindedir ki, Berberî bir köle, Herkül burcunu aşmış, adını değiştirmiş.. ve deniz aşırı dünyalara, o güne kadar duyup bilmedikleri şeyler anlatmış ve onların idraklerini aşan harikulâde şeyler sergilemiştir. Batı, Müslümanlarla tanışacağı âna kadar, hayatı istihkar, şehadet arzusu, ölüm iştiyakı gibi şeyleri bilmezdi. Onun için de, o gün, Tarık’ın Endülüs’e geçişini, geçtikten sonra gemilerini yaktırışını, 5 bin kişilik bir keşif birliğiyle, 90 bin kişilik İspanya ordusuyla yaka-paça olmasını.. ve en karamsar durumlarda dahi fütursuzluğunu anlayamamış ve şaşkına dönmüşlerdi. İsterseniz siz dönmeyin! O, kendinden 20 kat daha fazla düşman karşısında, askerlerini toplamış ve onlara şöyle seslenmişti:

“Askerlerim! Önünüzde derya gibi bir düşman, arkanızda düşman gibi bir derya var. Ya kaçacak, arkadan vurulacak ve zelîlâne öleceksiniz veya savaşarak muzaffer olacak ve Allah’a kavuşacaksınız.”

Tarihçi bize diyor ki: “Birkaç saat gibi kısa bir zaman içinde, Tarık ve ordusu düşman yığınlarının altından vurup üstünden çıkmıştı…”

Ve Tarık, Toleytola’da kralın hazinelerinin bulunduğu saraydaydı. Şimdi şu dünkü kölenin bugünkü hâline bakın… Bakın da, İslâm’ın ruhlara üflediği mânânın derinliğini görmeye çalışın! Kralın hazinelerinin üstüne ayağını koymuş, ve kendi kendine şöyle diyor:

“Tarık! Dün boynu tasmalı bir köle idin; Allah seni hürriyete kavuşturdu. Sonra bir kumandan oldun! Bugün, Endülüs’ü fethetmiş ve kralın sarayında bulunuyorsun. Unutma! Yarın da Allah’ın huzurunda olacaksın!”

Aman Allahım! Bu ne müthiş, bu ne derin bir anlayıştır? Aslında ayak takımından böyle zirveye ulaşanlarda aşağılık duygusu olur.. çalım satar, böbürlenir, durmadan kendini insanlara anlatmak ister. (Sık sık millete musallat olanlarda bunu hem de bütün utandırıcılığıyla görüyoruz!)

Bu nasıl bir terbiyedir ki, hissetle mâlemâl olması beklenen bir köle, fevkalâde izzetli, onurlu ve bir muhasebe, murâkabe insanı olabiliyor!

Ve yine O’nun terbiyesi altında yetişenlerden Ukbe b. Nâfi, bir baştan bir başa Afrika’yı fethedip Atlas Okyanusu’na dayanınca, atı dizlerine kadar deniz içinde, yüzü semalarda ve duygularıyla ötelerin ötesinde Cenâb-ı Hakk’a karşı hislerini şöyle dile getiriyor: “Allahım, şu zulmet denizi karşıma çıkmasaydı, Senin aydınlık kaynağı ismini âfâk-ı âlemde gezdirecek ve denizler ötesi öbür dünyalara da götürecektim!”[11]

Abdülhak Hamid bu sözü alır der ki: “Bilmiyorum Ukbe b. Nâfi’nin bu sözü mü, yoksa semalarda duyulan ruhanîlerin sesi mi daha yüksekti?”[12]

Benim tevilim içinde, melekler de böyle bir arzuya dilbeste idi ve bunun için kıvranıp duruyorlardı. Ama Ukbe, bir başka Ukbe idi.. ve Ukbe, Hz. Muhammed Mustafa’nın (sallallâhu aleyhi ve sellem) rahle-i tedrisinde ders görmüş, O’nun terbiye ettiklerinden bir çıraktı…

O, insanları aklî, kalbî, ruhî, vicdanî bütün kuvveler ile ele almış.. bu duygulardan hiçbirini güdükleştirmemiş, aksine onları kamçılamış.. ve en kötü tiynetli, en kötü tabiatlı insanlardan, en muhteşem tabiata sahip insanlar çıkarmıştı. Yönlendirdiği bunca istidat ve kabiliyetlerde, bu kadar isabet kaydetmesi de ancak, O’nun peygamberliğiyle izah edilebilirdi; zira O’nun icraatında hiçbir falso görülmemiştir.

[1] Cuma sûresi, 62/2.
[2] Buhârî, menâkıb 18; Müslim, fedâil 20-23.
[3] Mâide sûresi, 5/3.
[4] Yusuf sûresi, 12/53.
[5] Fecir sûresi, 89/27-28.
[6] Kıyâme sûresi, 75/2.
[7] Buhârî, nikâh 36; Ebû Dâvûd, talak 33.
[8] En’âm sûresi, 6/95.
[9] Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ, 1/53.
[10] Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 1/379; İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ, 3/150.
[11] İbn Esîr, el-Kâmîl fi’t-tarih, 3/451.
[12] Abdülhak Hamid Tarhan, Tarık (Endülüs’ün Fethi), s. 3.

M.Fethullah Gulen

Allah Resûlü, fevkalâde bir tevazu insanıydı. Zaten büyüklerde, büyüklüğün alâmeti tevazu; küçüklerde küçüklüğün alâmeti ise, gurur ve tekebbürdür.[1] O, tevazuu nispetinde büyüyordu. Evet O büyüktü, onun için de mütevazi idi. مَنْ تَوَاضَعَ لِلّٰهِ رَفَعَهُ اللّٰهُ، وَمَنْ تَكَبَّرَ وَضَعَهُ اللّٰهُ “Kim tevazu ederse, Allah (celle celâluhu), onu yüceltir; kim de büyüklenirse, Allah (celle celâluhu) onu zelil eder, alçaltır.”[2] diyor ve bunu hayatında da gösteriyordu. Herkes O’ndaki engin tevazua bakıyor ve büyüklüğün ne demek olduğunu anlıyordu.

Kibirlenenleri, çalım satanları Allah (celle celâluhu) hep yerin dibine batırmıştır. İşte Karun, işte Sa’lebe, işte Firavun, işte Nemrut ve işte bütün şeddatlar!.

Tevazu edeni, yüzünü yere koyanı da O yüceltmiştir. İşte Musa (aleyhisselâm), işte İsa (aleyhisselâm), işte İbrahim (aleyhisselâm) ve işte Hz. Muhammed Mustafa (sallallâhu aleyhi ve sellem)…

O’nda mahviyet, bir baş döndürücü derinlikteydi. O, Allah’ın kulu ve resûlüydü. Gece, gündüz Rabbine kullukta bulunur, kullukta bulunurken de itidali korur ve şöyle buyururdu: سَدِّدُوا وَقَارِبُوا “İstikametten ayrılmayın, itidali koruyun ve devamlı istikamete yaklaşmaya çalışın.”[3] İbadet de olsa, ifrat ve tefrit, Allah Resûlü’nün yolu değildi. O, tam bir itidal ve istikamet insanıydı. Zaten, istikamet, mü’minin beş vakit namazında, Cenâb-ı Hak’tan talep ettiği yol değil mi? O yol ki, nebilerin sıddıkların ve şehitlerin yoludur. Ahirette onlarla beraber olmak isteyenler, dünyada onların gittiği yoldan gitmelidirler.

Dinin ruhu, kolaylıktır. Onu ağırlaştıran, neticede kendisi mağlup olur ve dini yaşanmaz bir mükellefiyetler yığını hâline getirir. Hâlbuki, istikamet dairesinde yaşanan din, kolaylığın ta kendisidir. Başka bir hadis-i şerifte de şöyle buyrulur: إِنَّ الدِّينَ يُسْرٌ، وَلَنْ يُشَادَّ الدِّينَ أَحَدٌ إِلاَّ غَلَبَهُ “Şüphesiz ki bu din kolaylıktır. Kim bu dini zorlaştırırsa din ona galip gelir.”[4]

Allah Resûlü, dini nasıl yaşadı ve nasıl yaşanmasını istedi ise, insanın güç yetirebileceği dinî hayat, işte odur!

وَاعْلَمُوا أَنَّهُ لَنْ يَنْجُوَ أَحَدٌ مِنْكُمْ بِعَمَلِهِ “Bilin ki, sizden hiçbiriniz ameliyle kurtulamaz.”

Bir insan, gece gündüz ibadet etse, Esved b. Yezid en-Nehaî, Mesruk veya Tavus gibi kullukta bulunsa, bu ameller, onun kurtuluşu için yetmeyebilir.

Sahabe, Allah Resûlü’nden, yukarıdaki hadisi duyunca, hemen akıllarına Efendimiz gelir. Çünkü onlar için, Allah Resûlü’nün durumu hem bir kıstas hem de emniyet ağırlıklıdır. Bu itibarla da, hemen O’nun akıbetini sorarlar: وَلاَ أَنْتَ يَا رَسُولَ اللّٰهِ “Sen de mi (amelinle kurtulamazsın) yâ Resûlallah?”

İşte mahviyet, işte Allah (celle celâluhu) karşısında kulun takınması gereken tavır ve kendi büyüklüğü ölçüsünde müthiş bir cevap: وَلاَ أَنَا إِلاَّ أَنْ يَتَغَمَّدَنِيَ اللّٰهُ بِرَحْمَةٍ مِنْهُ وَفَضْلٍ “Evet, ben de. Eğer Rabbim beni katından bir rahmet ve lütufla kucaklamazsa…”[5]

Mahviyet, demiştik; işte O’nda mahviyet, bu kadar derin ve bu kadar köklüydü.

O’nun bir mahviyet örneği olduğunu bir kere daha hatırlatıp, ibadetteki derinliğine intikal etmek istiyorum:

O, bir hadislerinde: شَفَاعَتيِ ِلأَهْلِ الْكَبَائِرِ مِنْ أُمَّتِي “Benim şefaatim, ümmetimden büyük günah işleyenleredir.”[6] buyururlar.

Allah (celle celâluhu), O’nun şefaat hakkını ötelerde böyle değerlendirecektir. Zaten bizim bütün ümidimiz de bu değil mi? Sonsuz günah işledik, ama, yine de boyunlarımızda tasma, O’nun, azat kabul etmez köleleri olduğumuzu itiraf ediyor, bizi de şefaati içine almasını istiyoruz.

Günahkârız, ancak başka kimseye kulluk yapmadık. Olduksa O’nun kapı kulları olduk ve bu hissimizi Mevlâna’nın sözleriyle dile getiriyoruz:

من بنده شدم بنده شدم بنده شدم من بنده بخدمت سرافكنده شدم

هر بندكه آزاد شود شاد شود من شـاد ازآنم كه تـرابنده شدم

” Kul oldum, kul oldum, kul oldum! Ben Sana hizmette iki büklüm oldum.
Kullar azat olunca şâd olur; Ben Sana kul olduğumdan dolayı şâd oldum.”

Ve inanıyoruz ki, bizim bu yalvarış ve yakarışlarımız, Cenâb-ı Hak tarafından duyulup is’af buyrulduğu gibi şefaat arzumuz da mevsimi gelince, Allah Resûlü tarafından lütfedilecektir. Bu mülâhaza ile kapısının tokmağına bir kere daha dokunuyor ve “Şefaat yâ Resûlallah!” diyoruz.

Allah Resûlü, büyük günah işleyenlere şefaat edecektir. Biz de, daha buradayken O’na adres bırakıyor, bize de şefaat etmesini istiyoruz. İçinizde, böyle bir talebi olmayacak birinin varlığını düşünemiyorum. Öyleyse herkes, O’na şimdiden dehalet edip, adres bırakmalıdır. Bu müracaatı O’nun duyacağından da kimsenin zerre kadar şüphesi olmasın. Görmüyor musunuz ki, namazda “Tahiyyat” okurken, اَلسَّلاَمُ عَلَيْكَ أَيُّهَا النَِّبيُّ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ diyor ve doğrudan O’na hitap ediyoruz. O duymasa, O’na hitap edilir mi? Demek ki, duyuyor ve Cenâb-ı Hak da bizim, namazda O’na doğrudan selâm vermemizi istiyor!

İşte, şefaat dairesini bu kadar geniş tutan Allah Resûlü, bakın başka bir hadisinde -ki zaten bizim üzerinde durmak istediğimiz hadis de budur- önce en uzak daireden başlayıp, en yakın daireye kadar, kavim ve kabilesine seslenerek şöyle buyuruyor: [7]

“Ey Kâ’b b. Mürreoğulları! Nefsinizi Allah’tan satın almaya bakın; zira ben, ahirette sizin adınıza bir şey yapamam!
Ey Abdimenafoğulları! Nefsinizi Allah’tan satın almaya bakın; zira ben, ahirette sizin adınıza bir şey yapamam!
Ey Abdülmuttalipoğulları! Nefsinizi Allah’tan satın almaya bakın; zira ben, ahirette sizin adınıza bir şey yapamam!”

O gün, değişik kabile ve kavimler, içlerinden çıkan şair ve muhariplerle övündüğü ve bunları birer gurur vesilesi yaptıkları bir dönemde, Allah Resûlü’nün bu sözleri, mahviyet ve tevazu adına çok mühimdir. O ki, bir şair, bir muharip değildir. O, Kâinatın Efendisi ve son peygamberdir. Buna rağmen, kavim ve kabilesine, Allah (celle celâluhu) huzurunda bir şey yapamayacağını söyleyerek, onların, “Nebi bizden çıktı.” deyip kendilerini başkalarından üstün görme ihtimalini, daha işin başında söküp atıyor ve onlara sorumluluklarını hatırlatıyordu.

Kendisine en uzak kabile ve oymaktan başlayıp tedelli yoluyla en yakınlarına geldi ve: ياَ صَفِيَّةُ عَمَّةُ رَسُولِ اللّٰهِ! لاَ أُغْنِي عَنْكِ مِنَ اللّٰهِ شَيْأًً “Ey Allah Resûlü’nün halası Safiyye! (Sen de nefsini Allah’tan (celle celâluhu) satın almaya bak, zira ahirette senin adına da bir şey yapamam!” buyurdu.

O Safiyye (radıyallâhu anhâ) ki, Hz. Hamza’nın (radıyallâhu anh) kız kardeşiydi. Uhud’da Hamza (radıyallâhu anh) şehit olunca, kardeşini görmek istemiş, Allah Resûlü de, dayanamaz diye mâni olmaya çalışmış; fakat bu yiğit kadın, Allah’a ulaşmış bir ruhu görmek için mi, hınçla bilenmek için mi.. gitmiş o paramparça olmuş cesedi doya doya seyretmişti.. evet güçlü ve iradeli bir kadındı. Ancak bir erkek O’nun kadar metin olabilirdi. Safiyye (radıyallâhu anhâ) ki, Allah Resûlü’nün “Havarim” dediği Zübeyr’in (radıyallâhu anh) de anasıydı. Safiyye (radıyallâhu anhâ) ki, zalim Haccac’a karşı Kâbe’yi müdafaa ederken, asılmak suretiyle şehit olan Abdullah b. Zübeyr’in babaannesiydi. Ve bütün bunlardan öte, o Safiyye (radıyallâhu anhâ) ki, Allah (celle celâluhu) Resûlü’nün öz halasıydı. Buna rağmen İki Cihan Serveri, ona da böyle diyordu…

Evet, Allah Resûlü bir temkin, tedbir ve denge insanıydı; bazı kendini bilmezlerin yaptığı gibi, ahirette herkese el uzatabileceğini söylemiyordu. Hatta el uzatacağını söyleyemedikleri arasında, kendi kızı, ciğerpâresi, peygamberlik günlerinin tek gönül meyvesi, Hz. Fatıma (radıyallâhu anhâ) da vardı ve işte şimdi ona da aynı şeyleri söylüyordu: يَا فَاطِمَةُ بِنْتُ رَسُولِ اللّٰهِ! لاَ أُغْنِي عَنْكِ مِنَ اللّٰهِ شَيْئاً “Ey Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) kızı Fatıma! (Sen de nefsini Allah’tan (celle celâluhu) satın al; zira ahirette senin adına da bir şey yapamam.”

O Fatıma (radıyallâhu anhâ) ki, gözüne ve hayaline hiçbir günah girmeden, Hz. Ali (radıyallâhu anh) ile evlenmişti. Zaten yaşı 25 olmadan da vefat edip gitmişti. Arkadan gelen bütün evliyâ, asfiyâ onun nurlu neslinin semeresiydi… O ki, sağanak sağanak vahiy yağan Nebi evinde yetişmişti. O ki, Allah Resûlü, onun hakkında “Fatıma benden bir parçadır.”[8] buyurmuştu… Ve yine o ki, Cennet kadınlarının efendisi olduğu bildiriliyordu.[9] Ama ona da Allah Resûlü, evet bu Fatıma’ya (radıyallâhu anhâ) da “Kendini Allah’tan satın almaya bak! Nefsinin ipoteğini çözdürmeye çalış!” diyordu.

Hayatını bu ölçüler içinde geçiren, Allah’a (celle celâluhu) karşı edep ve saygıda zerre kadar kusur etmeyen ve kendisini, büyüklüğünün alâmeti olarak, bir “hiç” gören ve amellerine bel bağlamayan bu Zahidler Zahidi, bu insanların Allah’tan en çok korkanı ve bu, ahiretin ne demek olduğunu herkesten iyi bilen zat, hiç imkân ve ihtimal var mı ki, günah işlesin, inhiraf etsin, çizgisini kaybetsin! Sonsuz defa hâşâ!

[1] Bediüzzaman, Lemeât.
[2] Müslim, birr 69; Tirmizî, birr 82; Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat, 5/140. (Lafız el-Mu’cemü’l-Evsat’tan)
[3] Buhârî, iman 29; Müslim, münâfıkîn 78.
[4] Buhârî, iman 29; Nesâî, iman 28.
[5] Buhârî, rikâk 18; merdâ 19; Müslim, münâfıkîn 71-78.
[6] Ebû Dâvûd, sünnet 23; Tirmizî, kıyâme 11.
[7] Buhârî, vesâyâ 11; tefsir (26) 2; Müslim, iman 348-352.
[8] Buhârî, fedâilü’l-ashab 12, 16; Müslim, fedâilu’s-sahabe 93-94.
[9] Buhârî, fedâilü’l-ashab 29; Tirmizî, menâkıb 30
.

M.Fethullah Gulen

Peygamber Efendimiz’in ahlak örneği olması ahlaki değerlerin yaşaması ve uygulamasında örnek olmasını gerektirir. Peygamberimiz İslam’ın ahlaki değerlerini bir insan olarak bizzat yaşayarak, bu değerleri somut bir şekilde eylem halinde ortaya koyarak bizlere model olmuştur.

Değerler dinin yanı sıra akıl, duygu ve sezgi ile yani insanla temellendirilmektedir. Din dışında temellendirilen bu değer teorileri insana bağlı, O’nun duygu, akıl ve sezgi dünyasıyla ilgilidir. Bu sebeple insana bağlı temellendirmelerde, hem insanın kendisinin değişmesiyle hem de çeşitli yer ve zamanlardaki insanlardaki farklılık sebebiyle evrensel ahlaki değerlerden yani bütün insanları bağlayıcı genel geçer ahlaki doğrulardan söz etmek mümkün olmayacaktır. Bu, evrensel bir ahlaki değer teorisinin kurulamaması ahlaki şüpheciliği de beraberinde getirir. Çünkü ne zaman, nerede neyin doğru olduğunu hiçbir zaman tam olarak bilemeyiz.

Evrensel ahlaki ilkelerden söz edebilmek için mutlak ahlaki değerlerden söz etmek gerekir. Ancak Mutlak bir Varlık ile temellendirilen ahlaki değerlerin mutlaklığından söz edilebilir. Din ile temellendirilen değer teorilerine göre ister sadece vahiyle belirlensin ister akılla bilinsin bütün değer hükümlerinin kaynağı Allah’tır. Kur’ân âyetleri iyiliğin, kötülüğün ne olduğunu betimleyici oldukları kadar iyi-kötü, doğru-yanlış, helal-haram, güzel-çirkin gibi olgulara değer koyucu hükümlerdir. Peygamberimiz’in hadisleri de söz, fiil ve takrir olarak Kur’ân anlayışı doğrultusunda değer biçen, değer koyan hükümlerdir. O’nun hayatı bütünüyle Kur’ân’ın değer biçen hükümlerinin nasıl anlaşılması, yorumlanması ve yaşanması gerektiğini gösteren bir bütündür. Dolayısıyla Peygamberimiz’in ahlak modeli olması O’nun ahlaki değerler için model olmasından kaynaklanmaktadır. Kur’ân’ın hükümleri ve ortaya koyduğu değerler evrenseldir. Zaman ve mekana, şartlara göre değişmediği için rölativizmden uzaktır. Mutlak kurallar vaz’ ettiği için ahlaki şüphelerden de uzaktır. Bu ilahî mesaj insan için gelmektedir. Ancak bir insan tarafından uygulanarak mesajın insan hayatında fonksiyonel hale getirilmesi gerekir. Yani Kur’ân ilkelerinin sosyal hayatta nasıl yorumlanacağı, nasıl uygulanacağı Peygamberimiz tarafından yaşanarak gösterilmiştir. Bu noktada Peygamberimiz’in örnekliğine ihtiyacımız vardır. Çünkü O’nun hayatını dinî değerlerin somutlaştırılıp, yaşantı haline dönüştürülmesi ya da rölatiflikten kurtulup objektiflik kazanması olarak mütalaa etmek mümkündür. Allah’ın buyrukları eyleme dönüştürüldüğünde nasıl bir insanın ortaya çıkacağını Hz. Peygamber’in şahsında açık, somut bir şekilde görebiliriz. Bu bakımdan O’nun hayatı İslamî değerlerin hayata geçirilmiş somut bir modelidir.

Ayrıca Kur’ân âyetlerine göre insanın varlık şartı olan değer duygusu ve inanma, varoluş yönünden insanın özünde mevcuttur ve dinî kurallardan öncedir. Yaratılıştan beri ahlak (iyi-kötü), din (kutsal olan-kutsal olmayan), sanat (güzel-çirkin) duygusu dolayısıyla bununla ilgili değerler her insanın ruhuna üflenmiştir. “…Nefse ve ona birtakım kabiliyetler verip de iyilik ve kötülüklerini ilham edene...” (Şems 91/7-8) âyetleri değerlerin insana Allah tarafından var oluşuyla beraber verildiğine işaret eder. İnsan ilahî vahiyle bildirilen ve yaratılışında mevcut olan değerleri anlama, kullanma ve uygulama konusunda Peygamberi örnek alacaktır. Çünkü Peygamberimiz risalet öncesi özünde ahlaki değerleri yaşayan, risalet sonrasında da Kur’ân’ın değerlerini -ki bunlar aynı kaynaktan geldikleri için uyum içindedir- uygulayan bir ahlak modeli olmuştur. Allah mutlak iyi olduğu için O’nun rızasını kazanmak için yapılan eylemler de buna uygun, mutlak iyiye layık olmalıdır. Bu sebeple Peygamberimiz davranışlarımızda “Allah rızasını” kazanmayı hedeflemiştir. O’nun rızasını kazandırmayan her gaye, her davranış değersizdir. O halde İslam ahlakında en yüksek değer Allah’ın rızasını kazanmak, en değerli eylem O’nun rızasına uygun eylem olmaktadır.

Kur’ân’da sık sık “inananlar ve salih amel işleyenler“den söz edilmektedir. Buradaki “salih amel” terimi bazen iyi, bazen güzel, bazen helal veya sevap, bazen de doğru davranışı ifade etmek için kullanılmaktadır. Salih amelin ahlaken iyi, bilgi bakımından olgulara uygun, estetik açıdan da güzel olan davranışlar için kullanıldığı anlaşılır. Bu üç özelliği bünyesinde barındıran davranışlar “salih amel” statüsündedir. Nitekim Peygamberimiz’in davranışları ele alındığında O’nun insanlara hitabında, davranışında iyilikle hareket ettiği, her zaman doğruyu söylediği, aynı zamanda bu iyi ve doğru davranışlarını güzel bir şekilde gerçekleştirdiği görülür. Güzellikten yoksun bir davranış iyi olarak değerlendirilemez.

Bilhassa Medine dönemi, yeni bir sosyal hayat ve düzen sağlayan değerlerin uygulamaya dönük yönünün Peygamberimiz aracılığıyla yaşandığı bir dönem olmuştur. Yeni değerlere adapte olmak, uygulamada karşılaşılan güçlükleri aşmak Peygamberimiz’in bizzat bunları uygulamasıyla mümkün olmuştur.

Peygamberimiz’in değerleri yaşaması ve uygulamasıyla ilgili pek çok örnekten söz edilebilir. Ancak O’nu kendisine model alan sahabelerin hayatındaki değişimler son derece dikkat çekicidir. Peygamberimiz’in hayatını İslamî değerleri yaşama ve uygulamada kendilerine model alan sahabelerdeki değişimlere Hz. Ömer’in hayatı örnek verilebilir. Gerçekten de ondaki değişim çok etkileyicidir. Hz. Ömer’in İslam’la tanışmadan önceki hali tarih kitaplarında son derece sert, katı, merhametsiz, acımasız bir kişilik olarak geçer. Ancak zamanla müthiş bir değişim gerçekleşmiştir. Ahlak insanların bir anda kazandıkları bir şey olmayıp zamanla alışkanlıklar sonucu elde ettikleri yeni huylar olduğu için o, bu uzun yıllar boyunca Peygamberimiz’i kendisine rehber edinerek İslâmî değerleri benimseme, özümseme süreci geçirmiştir. Bu içselleştirme sürecinin sonuçları Halife Ömer’in kişiliğinde bariz bir şekilde görülür. Mağrur Ömer gitmiş, fakir kadının un çuvalını sırtında taşıyan mütevazı Halife Ömer gelmiştir. Sert, katı, acımasız Ömer gitmiş, merhametli, ağlamaktan çekinmeyen Ömer gelmiştir.

Günümüzde bize düşen varoluşumuzda Allah tarafından fıtratımıza da verilen ve Kur’ân’da belirtilen İslam’ın değerlerini iyi kavramak, onların nasıl yaşanacağını, sosyal hayatta ne şekilde uygulanacağını Peygamberimiz’in hayatındaki somut örneklerle incelemek ve ona uygun yaşamaya çalışmaktır. Böylelikle İslam’ı ve Peygamberini hakkıyla anlar, kuru taklitçilikten kurtuluruz.

Yrd. Doç. Dr. Ayşe Sıdıka Oktay   

Günümüzde anarşi ve bunalımların en önemli sebeplerinden biri, hiç şüphesiz ahlaki dejenerasyondur. Peygamberler bile ahlaken çöküntüye uğramış milletlere gönderilmiştir. Nitekim Hz. Peygamber kendisinin de; “ahlaki faziletleri tamamlamak için gönderildiğini” (Muvatta, “Hüsnu’l-Huluk” 8; Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 381) söylemektedir. Gönderilen peygamberlere rağmen ahlaksızlık girdabından kurtulamayan milletlerin de, geçmişte ilahî cezaların en ağırına uğradıklarını Yüce Kitabımızdan öğrenmekteyiz.

İslam ahlakı genelde adil ve dürüst bir kimlik, özelde de bir “Müslüman kimliği” oluşturmak ister. Bu ahlakın yegâne rehberi de, Allah’ın Rasûlu’dur. Hz. Peygamber’in sünnetinin, “Müslüman kimliği”nin oluşmasında önemli bir etken olduğu herhalde inkar edilemez. Irk ve kültür olarak çok farklı, mekan itibariyle de birbirinden çok uzak olan Müslüman milletlerin, genelde aynı ahlaki değerlere sahip oldukları bilinen bir gerçektir; onların inanç ve davranışlarında, helal-haram telakkilerinde, örflerinde, olaylara bakışlarında, giyim-kuşamlarında, hatta gülüp eğlenmelerinde bile ciddi bir yakınlık ve aynîlik vardı. Geçmişte olduğu gibi bugün de Müslümanlar arasında kendilerine özgü bir değerler manzumesinden ve homojen bir kültürden söz edilebilir. Bugün bile hakim kültürün sınırsız gücüne ve yerel kültürleri silip süpürme gayretine rağmen Müslüman milletlerin kendilerine özgü bazı nitelikleri ayakta kalabilmişse, bunu büyük ölçüde İslam dinine, özellikle de sünnete borçluyuz. Çünkü farklı ırklara, kültürlere ve coğrafyaya mensup olmalarına rağmen aralarında müşterek bir kimlik oluşmasını sağlayan, asgari bir kültür ve yaşam biçimi oluşturan büyük ölçüde Rasûlullah’ın sünnetidir. Hz. Peygamber ise, devlet yönetiminden en basit günlük davranışlara varıncaya kadar her konuda yaşayan bir örnektir. İnsanlar da genel prensiplerden ziyade, kendileri gibi yaşayan bir örnekten daha çok etkilenirler. İşte Müslümanlar, Kur’ân’ın da emri gereği bu güzel örneğe uyarak O’nu kişiliklerinin bir aynası haline getirmeye çalışmışlardır. Sünnet, çöküntü dönemlerinde de Müslümanları ayakta tutan ve kendi kimliklerini korumalarını sağlayan en önemli etken olmuştur.

Prof. Dr. S.Kemal Sadıkçı  

Güven, birine veya bir şeye bel bağlama, kişinin kendisine duyduğu itimat, cesaret, yüreklilik, yiğitlik ve emniyet anlamına gelir. Güven vermek, güven duygusu uyandırmak, itimat telkin etmektir. Güven ve güvenirlilik kapsamında Hz.  Peygamber’in hayatını incelediğimizde; risaletiyle birlikte başlayan toplum liderliği vefatına kadar devam etmiştir. O, risalet öncesi hayatında ve peygamber olarak gönderildikten sonra da içinde bulunduğu toplumda güvenilen bir insan olarak yaşamış ve bundan dolayı da kendisine Muhammed el-Emin denilmiştir. el-Emin, inanılan, güvenilen ve mutemet kişi anlamına gelmektedir. Gerçekten Hz. Peygamber söz ve davranışlarıyla risalet öncesi ve sonrası hayatında farklı bir hayat tarzı takip etmemiş hele hele risalet öncesi hayatındaki söz ve davranışları, risaletiyle birlikte getirdiği prensiplerle asla tezat teşkil etmemiştir.

Hz. Peygamber’in doğumuyla birlikte başlayan aile içindeki huzur, süt annesinin yanında aile bireyleriyle ve bilhassa süt kardeşleri arasında sıcak ve samimi bir arkadaşlığa, muhabbet ve güvene dönüşmüştür. Hz. Muhammed (sav), Benu Sa’d yurduna taşradan getirilen bir çocuk olarak ailede problem oluşturmamış aksine ailenin Hz. Muhammed (sav)’e, davranışları ve arkadaşları arasında ortaya çıkan belirgin özellikleri sebebiyle daha fazla hassasiyet  göstermesine sebep olmuştur. Hatta ailenin Hz. Muhammed (sav)’e duyduğu sevgi ve muhabbet; belli bir zaman sonra annesine teslim edilmesi gereken çocuğun, bir müddet daha sütannesinin yanında kalmasını sağlamıştır.

Çocukluk döneminde annesinin yanında bulunduğu yıllarda ve O’nun vefatıyla birlikte dedesinin himayesinde geçirdiği günlerde Hz. Muhammed (sav)’e karşı ihtimam gösterilmiş ve O’nun davranışları da çevresindekilere güven telkin etmiştir. Nitekim dedesinin yanında  bulunduğu yıllarda Abdülmuttalib Kâbe’nin gölgesine serilen serginin üzerine çıkarak otururdu. Hz. Muhammed de dedesinin oturduğu sergiye çıkar ve dedesinin yanına oturmak isterdi. Amcaları çocuğu buradan uzaklaştırmak istedikleri zaman dedesi müdahale ederek; “Oğlumu bırakın, O’nun ileride şanı yüce olacaktır.” diyerek O’nun değerini ve O’na olan güvenini ifade ederdi.

Hz. Peygamber çocukluk yıllarında amcasının kısıtlı olan gelirine destek olmak için Mekkelilerin koyunlarını belli bir ücret karşılığında gütmüştür. O’nun, amcasına yük olmamak için yaptığı bu davranışı, yani çobanlık yaparak para kazanması hem toplumun hem de ailenin güvenini kazanmasına sebep olmuştur. Yine toplumdaki gelişmelerden uzak kalmayan Hz. Peygamber, yaşının verdiği sorumluluk ile toplumdaki zulüm ve haksızlığı engellemek için Mekke’de toplanan Hılfu’l-Fudul’a katılmış ve toplumdaki huzur ve güven ortamının sağlanmasına katkıda bulunmuştur.

Hz. Muhammed gençlik yıllarını da toplumun güvenine layık olarak geçirmiş ve O’nun, bu dönemde meydana gelen bir takım olumsuz olayların içinde yer almayışı toplumun O’na olan güvenini daha da artırmıştır. Nitekim bunun sonucu, Muhammed el-Emin olarak tanınan genç Muhammed, 25 yaşlarında iken bu sıfatı ile de Hz. Hatice’nin güvenini kazanmış ve onun kervanını Şam’a götürmüştür. Yanında Hatice’nin kölesi Meysere’nin de bulunduğu Muhammed (sav)’in bu ticarî faaliyetindeki dürüstlüğü, Hz. Hatice’nin O’na evlilik teklifine sebep olmuştur.

Hz. Peygamber 35 yaşına geldiğinde yağan yağmurlardan dolayı tahrip olan Kâbe’nin tamirinde Haceru’l-Esved’in yerine konulmasında yaptığı hakemlik görevi ile Kureyş toplumunu büyük bir kavgadan ve tehlikeden kurtarmış ve Hz. Peygamber’in hakemliği bütün Kureyş’i sevindirmiştir.1 Rasûlullah’ın hakemliğine Kureyş’in rıza göstermesi ve sevinmesi O’na olan güvenlerinin sonucudur.

İşte Rasûlullah’ın cahiliye toplumundaki üstün ahlakı, doğruluğu, dürüstlüğü ve güvenilirliği, O’nun Muhammed el-Emin olarak anılmasına sebep olmuştur. Rasûlullah’ın bu güvenli hayatı, Hira’da kendisine Alak sûresinin ilk âyetlerinin bildirilmesiyle yeni bir döneme girmiştir. O’nun risaletle görevlendirilmesi, Cenâb-ı Hak nezdindeki itibarını ve insanlar arasındaki güvenilirliğini açıkça ortaya koymaktadır. Şüphesiz Hz. Peygamber’in risalet hayatındaki başarısında, O’nun güvenilir olmasının payı büyüktür. Nitekim vahyin ilk yıllarında, aldığı görevin şoku içinde olan Rasûlullah’a eşinin söylediği şu sözler bu gerçeği açıkça ortaya koymaktadır; “Sen, yakınlarına yardım eder, aileni korur, hayatını şerefinle kazanır, başkalarına doğru yolu gösterir, yetimleri korur, sözün doğrusunu söyler, emanete riayet edersin…”  Mekkeliler, kimseye teslim edemedikleri değerli eşyalarını O’na teslim etmişlerdir.2 

Hz. Peygamber risalet öncesi dönemde putlardan nefret etmiş, putlar adına düzenlenen bayramlara kendiliğinden iştirak etmemiş ve onlar adına kurban kesmemiş, putlar üzerine yemin etmemiş ve Kâbe’yi çıplak tavaf etmeyerek daha sonra peygamberliği döneminde getirdiği prensiplere aykırı davranışlarda bulunmamıştır. Bundan dolayıdır ki, Rasûlullah, peygamberliği döneminde geçmişiyle tenkid edilmemiştir. Nitekim, Kur’ân-ı Kerim’de bu konu şöyle dile getirilir: “Ben bundan önce bir ömür boyu içinizde durmuştum. Hâlâ akıl erdiremiyor musunuz?”3 

Hz. Peygamber aleni davetin ilk günlerinde; “Ey Muhammed! Artık sana buyrulanı açıkça ortaya koy, puta tapanlara aldırış etme!”4  âyetinin inzal buyrulmasından sonra kavmini Safa tepesinde toplayıp; “Size şu dağın ardından bir takım süvarilerin gelmekte olduğunu haber versem beni tasdik eder misiniz?” deyince onlar; “Biz senin yalan söylediğini hiç bilmiyoruz.” diyerek Rasûlullah’ı tasdik etmek üzere iken basit hesaplar peşinde koşan bazı insanların tutumları, aleni davetin ilk günlerde arzu edilen hedefe ulaşmasına engel olmuştur.  Bilhassa dikkat edilmesi gereken bir başka konu, güvenilirliği ile toplumun gönlüne taht kuran Hz. Muhammed (sav)’in davetini engellemek için toplumun ileri gelenleri ellerinden geleni yapmaktan geri durmamışlar ve hatta kendisinde bulunması mümkün olmayan sıfatları bile O’na isnat etmekten çekinmemişlerdir. Ancak O’nun geçmişini çok iyi bilenler O’nun dürüstlüğünü itiraf etmekten kendilerini alamamışlardır. Nitekim Nadr b. el-Haris; “Muhammed aramızda kendisinden memnun olduğumuz, doğru sözlü, emanete riayet eden birisi iken, bize peygamberliğini bildirince O’na sihirbaz dediniz. Hayır! Vallahi O, sihirbaz değildir…”5  diyerek Allah Rasûlu’nun güvenli bir kişi olduğunu ifade etmiştir. Yine Hz. Peygamber’in azılı düşmanlarından olan Utbe b. Rabia bile Rasûlullah’ın davasının basit bir dava olmadığını ve amacının ise dünyalık olmadığını dile getirmiştir.

Mekke müşriklerinin, Rasûlullah’ın İslam daveti karşısında O’nu davasından vazgeçirmek için mal, mülk, makam ve mevki gibi dünyalık teklif etmeleri ve Rasûlullah’ın her defasında bu teklifleri reddetmesi, O’nun bu dünya nimetlerine meyletmemesi, Rasûlullah’ın hem davasının büyüklüğünü ortaya koymuş, hem de çevresindekilere güven telkin etmiştir. Yine Hz. Peygamber’in aleni davet sonrasında müşriklerin eza ve cefası karşısında Habeşistan’a giden Müslümanları geri getirmek için Mekkelilerin gönderdikleri elçilerin Habeşistan Necaşisi ile görüşmeleri esnasında oraya çağrılan Müslümanların temsilcisi olan Cafer b. Ebî Talib’in; ” Ey Melik! Biz putlara tapan, ölü eti yiyen, her türlü kötülüğü yapan, akraba ile ilişkiyi kesen, komşuları gözetmeyen, zayıfları güçlüler tarafından ezilen bir topluluk idik. Allah, içimizden ailesini, doğruluğunu ve güvenilirliğini bildiğimiz birini bize elçi olarak gönderdi…” demesi Rasûlullah’ın kendi toplumu içindeki konumunu ortaya koymaktadır. Nitekim, Habeşistan Necaşisi de bu savunma neticesinde Müslümanları müşriklere teslim etmemiştir.

Evs ve Hazreç iki kardeş kabile olmalarına rağmen barış adına ortaya atacakları teklif bile itimatsızlığa sebep olurken, Mekke’den gelen bir liderin etrafında toplanmaları O’na olan güvenlerinden dolayıdır. Rasûlullah, iki kardeş kabile arasındaki husumet ve güvensizliği ortadan kaldırdığı gibi muahat ile Müslümanlar, Medine sözleşmesi ile de burada yaşayan gerek Müslümanlar gerekse Yahudiler arasında birlik ve beraberliği sağlamaya çalışmıştır,

Hz. Peygamber her zaman; “Eğer (düşmanlar) barışa meylederlerse Sen de ona yanaş ve Allah’a güvenip dayan.”6  âyetine uygun hareket etmiş, Medine’ye geldiği günden beri gerek Medine içinde ve gerekse Medine dışında sulh yollarını deneyerek antlaşmalar yapmıştır. Rasûlullah’ın bu barış girişimleri çerçevesinde Medine’deki Yahudiler ve Medine dışındaki komşuları Benu Damre, Müdlic, Gıfar ve Cüheyne oğullarıyla yaptığı antlaşmalar, karşılıklı güven duygusunun gelişmesini ve komşuluk ilişkilerinin devamını sağlamıştır. Hatta tarafların birbirlerine duydukları bu güven duygusu ticari faaliyetlerinin de hız kazanmasına sebep olmuştur.

Hz. Peygamber’in hicretin 6. yılında Mekke müşrikleriyle yaptığı Hudeybiye Musalahasında dikte edilen ve görünüşte Müslümanların aleyhine gibi görünen maddeler, sulh adına imza altına alınmıştır. Ebû Cendel’in Hudeybiye’ye, Ebû Basir’in de Medine’ye gelerek yaptıkları iltica taleplerinin kabul edilmemesi, Rasûlullah’ın antlaşmalara sadakatini ortaya koymaktadır. Ancak bütün bunlara rağmen Mekke müşrikleri antlaşmaya ihanet etmişler, 10 yıl süreyle yapılan Hudeybiye Musalahası, 2 yıl sonra bozulmuştur. Hz. Peygamber, antlaşma gereği Müslüman olan Mekkelileri Medine’ye kabul etmezken, Mekke müşriklerinin antlaşmaya sadakat göstermeyip Müslümanların müttefiki olan Huzaa kabilesine saldırmaları, tarafların barış anlayışını ortaya koymaktadır.

Hudeybiye Musalahasının sağladığı güven ortamı sonucu, davet mektubu gönderilen kabilelerin Medine’ye gelen temsilcileriyle Rasûlullah’ın konuşmaları o kadar samimi ve cana yakın oluyordu ki, çoğu kez diplomatik görüşmelerde akla gelen aşırı resmiyet ve donukluk, Hz. Peygamber’in söz ve davranışlarında eriyip gidiyordu. Elçilerin ve heyetlerin, görüşmelerde Rasûlullah’a duydukları güven sonucu, onlar Medine’de günlerce kalabilmişler ve istedikleri zaman kabilelerine dönmüşlerdir.

Savaşlar esnasında sahabe,   birkaç  misli  orduyla   karşılaşmakta  hiçbir  tereddüt  göstermemiş, en tehlikeli durumlarda bile Rasûlullah’ın yanından hiç ayrılmamıştır. Bütün bunlar ashabın O’na olan güveninin sonucudur. Rasûlullah komutanlarını uğurlarken; Allah’tan korkmalarını, savaş esnasında katliam, tecavüz, ihanet ve intikamdan uzak durmalarını, harp yapmaktan aciz vs. uzak olanlara karşı harp yapmamalarını, müjdeleyici ve kolaylaştırıcı olmalarını tavsiye etmiş. Özellikle kadınların, çocukların, ihtiyarların, sakatların, hasta olanların evlerine kapanıp silaha sarılmayanların emniyette olduklarını ifade etmiştir. Rasûlullah’ın tertiplediği gazve ve seriyyeler genellikle davetin önündeki engelleri kaldırmak, devlete yönelik tehlikelere engel olmak ve toplumdaki huzur ve güven ortamını temin etmek için yapılmıştır.  

Rasûlullah döneminde, harp sonunda alınan esirler bile güven içinde olmuşlardır. Nitekim O’nun talimatıyla esirlere iyi muamele edilmiş, yedirilmiş, içirilmiş, giydirilmiş ve her türlü ihtiyaçları giderilmiştir.7  Hatta Rasûlullah, harp anında ve harp sonunda eman isteyenlere eman vererek herkesin güven içinde olabileceğini göstermiştir. Nitekim Mekke Fethi günü öldürülmesini istediği kimselere istisnaları olmakla birlikte eman vererek onların hayatlarını bağışlamıştır.

Ayrıca Rasûlullah aile hayatı içerisinde yiyecek, içecek, giyim ve kuşamda temizliği ve mütevaziliği elden bırakmamış ve hayatında asla lükse yer vermemiştir. Bilhassa toplumda ihtiyaç sahiplerinin ön planda tutulmasını isteyerek; “Benim Uhud dağı kadar altınım olsa, borcumun dışında bir gece yanımda bulunmasını ve ondan bir dinar kalmasını istemem.” buyurmuştur. Rasûlullah’ın bu tutum ve davranışları, ashabı tarafından o derece örnek alınmıştır ki, bunun sonucu olarak Medine, dünya ve ahiret saadetini isteyenler için örnek bir şehir olmuştur.

Prof. Dr. Mehmet Ali Kapar