O'nun Semail & Hilye-i Serifi


Hz. Peygamber, şüphesiz bir insan olmanın yanı sıra Allah’ın en son peygamberidir. O’nun, getirdiği dini insanlara tebliğ ve açıklamak gibi bir misyonu da vardır. Her alanda en güzel bir model olan Allah Rasûlu’nun tebliğ ve beyan vazifesini ifa ettiği esnada, insanlarla iletişim kurmadaki becerisi şüphesiz önemlidir. On beş asır öncesinin şartlarında tek başına çıktığı bir davada çok kısa bir sürede on binleri etkileyen ve onlar üzerinde yaptırım gücü olan bir şahsiyetin iletişim becerileri ve bu arada beden dilini kullanımı, taktir edileceği gibi iletişim ve bu bilimin diğer dalları bakımından da araştırılması ve üzerinde çokça çalışılması gereken bir husus olmalıdır. Bir tebliğci sıfatıyla Peygamberin, iletişimde çok etkin bir mesaj olan beden dilini nasıl kullandığı bugün bizim için daha bir önem kazanmıştır.

Hz. Peygamber’in Beden Dili: Hz. Peygamber’in risalet hayatıyla geçirdiği yirmi üç yıl zarfında kendisinden varid olan sözleri, hal ve hareketleri titizlikle takip edilmiş ve şüphesiz bir kısmı da kayda geçirilmiştir. Özellikle hadis kaynaklarında O’nun sözlerinin yanı sıra hareketlerinin ve tavırlarının örneklerini bulmak mümkündür. Söz konusu bilgiler ışığında Hz. Peygamber’in jestleri, mimikleri ve duruşu aşağıda örnekleriyle ortaya konulacaktır.

1. Jestleri: Hz. Peygamber’in iletişim esnasında yaptığı işaretler incelendiğinde O’nun el ve parmaklarını daha çok kullandığı görülmektedir. Bu nedenle jestlerle ilgili bilgiler bu iki başlık altında toplanmıştır. a. Eller: Allah Rasûlu, özellikle eğitim ve öğretim sayılabilecek hitaplarında jestleriyle de konuşmalarına bir canlılık getirmiş ve dinleyenlerin dikkatini konu etrafına toplamayı başarmıştır. Nitekim çoğu zaman yanında taşıdığı asası ile mevzuya canlılık getiren jestler yapmıştır. Bir gün minberde konuşurken elindeki asa ile minbere vurarak: “Bu Taybe’dir (Medine). Bu Taybe’dir. Dikkat edin! Buna Mekke ile Medine’ye Deccal’in giremeyeceğini size anlatmıştım.” buyurmuştur. Hz. Peygamber anlattığı konuyu dinleyenlerin zihninde canlandırmak için soyut kavram ve ifadeleri somut hale getirmiş ve muhataplarının anlayacağı seviyeye indirgemiştir. Cennete ilk giren kimsenin kendisi olacağını anlatırken, cennetin kapısını nasıl çalacağını hareketleriyle izah etmeye çalışmıştır. Bu olaya şahit olan Enes b. Malik (öl. 93/712), Hz. Peygamber’in “Cennetin kapısını ilk defa çalan ben olacağım.” derken eliyle sanki bir kapıyı tıklıyormuş gibi kapı halkasını tutup çaldığı hâlâ gözümün önünde, demektedir. Hz. Peygamber kader konusunda ashabına bilgi verirken eliyle sakalını tutmuştur. Hadis şarihleri bu davranışın O’nun teslimiyetini anlattığını; zira eliyle sakalı tutmanın o dönemde Araplar arasında teslimiyeti ifade ettiğini bildirmektedirler. Hz. Peygamber, eğitim – öğretim esnasında ellerini mükemmel bir şekilde kullanmıştır. Nitekim ilim bakımından sahabenin ileri gelenlerinden Abdullah b. Mesud (öl. 32/652), Hz. Peygamber’in kendisine teşehhüd duasını öğretirken elini tuttuğunu haber vermektedir. Bir başka rivayette ise elleri yerine saçını tuttuğu bildirilmektedir. Hz. Peygamber, önemli gördüğü şeyleri yeri geldiğinde eliyle işaret ederek söylerdi. Örneğin, Ensar’dan bir zat Hz. Peygamber’e, “Ya Rasûlallah! Senden bir takım sözler işitiyorum ancak ezberleyemiyorum.” dediğinde Allah Rasûlu ona, “Sağ elinden yardım al.” demiş, bunu söylerken de eliyle yazı yazar gibi yapmıştır. Yine Peygamber’in eliyle işareti hususunda sahabeden Abdullah b. Amr (öl. 65/684)’in anlattığı şu olay da güzel bir örnek teşkil etmektedir. Abdullah şöyle anlatıyor: Rasûlullah’tan duyduğum her şeyi yazıyordum. Bir müddet sonra Kureyşliler’den bazıları beni bundan alıkoymak istedi; “Allah Rasûlu bir beşerdir. O kızgınlık halinde de neşeli haldeyken de konuşurken sen nasıl olur da her şeyi yazarsın.” dediler. Ben bu durumu Rasûlullah’a arz ettim. Elini ağzına götürerek, “Yaz! Nefsim elinde olan Allah’a yemin olsun ki, buradan haktan başka bir şey çıkmaz.” buyurdu. Allah Rasûlu bir gün cemaate yatsı namazı kıldırıyordu. Ancak namazı dört rekat yerine iki rekat kıldırdı ve selam verdi. Sonra kalktı mescidin içerisinde yere konmuş ahşap bir sedir gibi bir şeye yaslandı. Sanki kızgın gibiydi. Sağ elini sol elinin üzerine koydu ve ellerinin parmaklarını birbirine kenetledi, sağ yanağına da sol elinin dışına dayadı. Namaz bitti diye acele edip mescidin dışına çıkanlar birbirlerine namaz mı kısaldı şeklinde sordular. Aralarında Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer de vardı. Ancak onlar da bir şey konuşmaktan çekiniyorlardı. Sahabe arasında elleri uzun olduğu için kendisine “Zülyedeyn” lakabı verilen kişi Peygamber’in yanına geldi ve “Ya Rasûlallah! Sen mi unuttun yoksa namaz mı kısaldı?” diye sordu. Allah Rasûlu de, “ne ben unuttum, ne de namaz kısaldı” buyurdu ve yanındakilere, “Zülyedeyn’in dediği doğru mu?” diye sordu. Oradakiler “evet” deyince kalktı namazını tamamladı ve sehiv secdelerini yaptı. Bu olayda Hz. Peygamber kendisinin üzüntülü ve düşünceli olduğunu sözle ifade etmese de O’nun hareketlerinden yani beden dilinden bu durum gayet net olarak anlaşılmaktadır. b. Parmaklar: Hz. Peygamber’in Arafat’ta yüz bin civarında insana karşı veda hutbesini irad ettikten sonra “tebliğ ettim mi?” şeklinde sorduğu ve sonra da şahadet parmağını insanlara çevirerek “Şahid ol Allah’ım!” dediği bilinmektedir. Yine O, Muaz b. Cebel’e (öl. 18/639) tavsiyede bulunurken dilini eliyle tutarak “İşte bunu muhafaza et.” demiştir. Rasûlullah, Muaz b. Cebel’e sadece sözle “dilini muhafaza et” diyebilirdi; ancak burada da görüldüğü gibi daha etkili olan görsel metodu kullanmıştır. Abdullah b. Ebî Evfâ’dan rivayet edildiğine göre, bir yolculuk esnasında Hz. Peygamber, hizmetindeki birine güneş battığı bir sırada, “içecek bir şeyler ver iftar edeceğim.” dedi. Adam, “Ya Rasûlallah! Hâlâ gündüz aydınlığı var. Simdi iftar olur mu?” diye şaşkınlığını arz etti. Hz. Peygamber tekrar içecek istedi; adam aynı şeyleri söyledi. Peygamber üçüncü kez isteyince adam içecek getirdi. Allah Rasûlu orucunu açtı ve eliyle doğu tarafını göstererek bir hat çizer gibi, “Bak! Akşam bu taraftan böyle karardığı vakit oruçlu iftar eder.” buyurdu. Hz. Peygamber Ramazan orucu için hilalin gözetilmesinden ve kamerî ayların 29 ve 30 gün çektiğinden bahsederken, “Biz ümmî bir topluluğuz; yazı yazmayı, hesap yapmayı bilmeyiz. Ay şu kadar, şu kadardır.” demiş ve iki elinin parmaklarıyla üçer kez işaret ederek bir defasında 30, diğer seferin üçüncüsünde bir baş parmağını kapatarak 29′a işaret etmiştir. Müminlerin birbirine sahip çıkmalarını ve aralarında olması gereken ilişki ve samimiyeti anlatırken “Müminler tıpkı bir bina gibidir. Birbirlerine destek olur ve ayakta tutarlar.” demiş, bu sözleri söylerken de iki elini parmaklarını birbirine kenetlemiştir. O bu hareketiyle birlik ve beraberliğin önemini mükemmel bir üslupla anlatmıştır.

2. Mimikleri: Edeb bakımından insanların en güzeli olan Allah Rasûlu çok kibar ve nazik biriydi. O’nun engin şefkat ve merhamet hisleri, içindeki duygularını anında dışa yansıtır, pek çok düşüncesi yüz ifadesinden âdeta okunurdu. a. Yüz ifadesi: Rasûlullah’ın konuşması mimiklerle ayrı bir değere ulaşır. Muhatapları kendine hitap eden Rasûlullah’ın söyleyeceği sözleri O’nun yüzünden de okuma imkanını bulmuştur. Daha söze başlamadan önce nasıl, ne tarzda bir konuşma yapacağının kestirildiği zamanlar olmuştur. Hz. Peygamber kızdığı zaman alnının ortasındaki damar şişer, gözleri kızarırdı. Sahabe Peygamber’in kızdığını böylece anlarlardı. Bir gün Hz. Âişe’nin yanına girdiğinde onun yanında yabancı birini görünce hoşlanmamış ve bunu da yüz ifadeleriyle hissettirmişti. Hz. Âişe’de o kişinin süt kardeşi olduğunu açıklamıştır. Diğer taraftan Ka’b b. Malik (öl. 50/670) tevbesinin kabulünü anlatırken Rasûlullah’ın kendini sevinçten parlayan bir yüzle karşıladığını ve söyle dediğini söylemektedir: “Anandan doğduğundan beri senin için en hayırlı günü müjdelerim bu günü.”  b. Kas göz işaretleri: Hz. Peygamber bir kimseyi kötüleyecek şekilde kaş göz işareti yapmaz bunun yapılmasına müsaade de etmezdi. Mekke’nin fethinden sonra ölüm emri verilenlerden Abdullah b. Sa’d b. Ebi’s-Serh, Hz. Peygamber’in huzuruna gelerek eman diledi ve beyat etmek üzere Hz. Peygamber’in eline sarıldı. Rasûlullah onun beyatini almadı ancak üçüncü kez istemeyerek kabul etti; adam da öldürülmekten kurtuldu. Daha sonra Hz. Peygamber ashabına, “Benim davranışımı gördüğünüz halde neden adamı öldürmediniz?”, diye sitem etti. Ashab, “Ya Rasûlallah! Bize bir göz işareti yapsaydın onun işini bitirirdik.” dediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber, “Biz peygamberlere gözlerine hıyaneti yakışmaz.” buyurdu.

3. Duruşu: Şüphesiz Hz. Peygamber’in beden dili denildiğinde ilk akla gelen O’nun duruşudur. Sükutunun dahi dini açıdan bir anlamı olan Allah’ın elçisinin duruşuyla oluşturduğu imaj O’nun gerçek ve en etkili yüzüdür ki, bu bir yönüyle de ahlakı olarak tezahür etmiştir. O’nun ahlakı ise âdeta canlı bir Kur’ân’ı temsil etmektedir. Dolayısıyla O duruşuyla bir anlamda bize Kur’ân’ın öngördüğü insan tipini de göstermiş olmaktadır. Duruş ve davranışları tamamlayan en önemli faktörlerden biri kıyafettir. a. Kıyafet: Hz. Peygamber çeşitli renk ve desenlerde elbiseler giymiştir. Ancak O’nun daha çok beyaz renkli elbiseleri tercih ettiğini biliyoruz. O toplumda diğer insanların giydiği kıyafetleri giymiş, elbisenin temiz ve yırtıksız olmasına dikkat etmiştir. Yün, keten ve pamuklu giysiler giymiş ancak ipek kumaştan yapılmış elbiseleri kullanmamıştır. Rasûlullah daima güzel kokar, saç ve sakalının bakımına son derece dikkat ederdi. b. Kişisel mesafe: Hz. Peygamber eşlerine, çocuklarına ve torunlarına daha bir yakın durmuş, yakınlık derecesine göre bu duruşunu ayarlamıştır. Kızı Hz. Fatma’yı alnından öpmesi, onun yatağına oturması ve torunu Hz. Hasan ve Hüseyin’i kucaklayarak öpmesi, O’nun fiziksel teması kullanmasını gösterdiği gibi, aynı zamanda yakınları ve mahremleri için kişisel alanlardan mahrem bölgeyi kullanmasına da güzel bir örnek teşkil etmektedir. O, biriyle konuştuğu zaman onun yüzüne bakar, elini tutmuşsa o bırakmadıkça bırakmaz, karşısındaki yüzünü başka tarafa çevirmedikçe O çevirmezdi. Hatta bir adam bir şey söylemek gayesiyle Rasûlullah’ın kulağına fısıldayarak bir şey konuşsa, adam başını uzaklaştırmadan Rasûlullah başını uzaklaştırmazdı. Müslümanların birbirine güler yüzle bakmasını öğütleyen Hz. Peygamber yüzünden sürekli tebessümü eksik etmezdi. Rasûlullah kendisine kötülük yapan düşmanlarını bile sükunetle dinlemiş, konuşma sırası kendine geldiğinde söz alarak konuşmasına başlamıştır. Nitekim, bir defasında Utbe b. Rebia (öl. 2/624) ile yaptığı bir görüşme esnasında, “Söyle Ebû’l-Velid! seni dinliyorum.” demiş, Utbe sözlerini bitirip susunca, “Sözlerini bitirdin mi? ey Ebû’l-Velid!” diye sormuş, “evet” cevabını aldıktan sonra: “O halde sen de beni dinle.” diyerek söze başlamıştır. Hz. Peygamber yürürken aciz ve tembeller gibi yürümez sert adımlarla yürürdü. Ardından gelen kimse kendisine kolay kolay yetişemezdi. Hafif öne eğik gibi yürür, arkasından seslenildiğinde sadece boynunu çevirmez bütün vücuduyla dönerdi. İhtiyaç olmadıkça konuşmayan Allah Rasûlu’nun bazen uzun süre sükut ettiği görülürdü. O’nun bu sessizliğinin hilm sıfatından, insanları yaptıklarından sakındırmak istemesinden, takririnden ya da tefekkürden kaynaklandığı bildirilmektedir. d. Vücut teması: Hz. Peygamber vücut temasını da yeri geldikçe çok güzel bir biçimde kullanmıştır. O’nun uzaktan gelen sevdiği insanları veya çok yakın akrabalarını kucakladığı, bazen de öptüğü ve bağrına bastığı bilinmektedir. Nitekim Cafer b. Ebî Talib (öl. 8/629) Habeşistan hicretinden Medine’ye dönüşünde, Hz. Peygamber de Hayber’in fethinden (6/627) henüz yeni gelmişti. On üç yıl aradan sonra Cafer, Peygamber’in huzuruna girdiğinde, Rasûlullah Cafer’i kucaklayarak iki gözünün arasından öpmüş ve şöyle demişti: “Hayber’in fethine mi yoksa Cafer’in gelişine mi daha çok sevindiğimi bilemiyorum.” Kur’ân-ı Kerim’de de zikredildiği gibi Hz. Peygamber, Müslüman olanlardan “beyat” alırken ellerini onların elleri üzerine koymuş öylece söz almıştır. Rasûlullah insanlarla vücut teması kurarak onlarla olan samimiyetini daha çok pekiştirmiş olmaktadır. Diğer taraftan Hz. Peygamber’in, çocuklarla iletişim kurabilmek için onların anlayacağı ya da sevineceği şekilde davrandığı görülmektedir. Zaman zaman onları devesine bindirerek gezdirir, onlara nasihat eder, onların saçını okşar, onlara şaka yapardı. Hatta bir defasında abdest alırken abdest suyunu ağzına alıp yanındaki çocuğun yüzüne püskürttüğü bile olmuştur. O’nun bu yakın teması ve doğal davranışı çocukların ilgisini çekmekte ve kendisini sevmelerine zemin hazırlamış olmaktadır.

Doç. Dr. Mustafa Karataş 

İslam inancı, putlaştırılabilecek kimselerin tasvirlerinden şiddetle kaçınmıştır. Bu sebeple, bir kaç asılsız minyatür dışında hiç kimse Rasûlullah’ın resmini çizmeye cesaret edememiştir. Hıristiyan âleminde Hz. İsa için uygulandığı gibi hayalî bir resim yapmaktansa, sahih tariflerden hareketle İslam Peygamberini hilyesinden öğrenip anlatmak; her inananın, gönlünde beliren şekliyle yaratılmışların bu en yücesini tasavvur ederek bağlanmasına vesile olmaktadır. Bu ise, putları yıkan bir iman anlayışı için elbette daha gerçekçidir.

“Süs, ziynet” manasının yani sıra “hilkat, suret, sıfat” manalarını da taşıyan hilye kelimesi, hilye-i saadet veya hilye-i nebevî terkipleriyle daha tamamlayıcı bir mahiyet kazanmaktadır. Eskiden beri göğüs cebinde bir hürmet nişanesi olarak taşınmak için, gündelik el yazısı veya nesih hattı ile küçük çapta yazılan bu metnin, kaynaklarda yer almamakla beraber, ilk defa olarak hüsn-i hattın önde gelen isimlerinden Hafız Osman Efendi (öl. 1110/1698) eliyle levha şeklinde yazılmış bulunduğu kabul edilmektedir. Eski hattatlardan gelen bu konudaki sözlü rivayetler, bilinen hilye şeklinin benzeri hiç bir levha çalışmasına anılan hat üstadından önce rastlanmayışı; Hafız Osman’ın ise hem bu biçimi denemek, hem de farklı hilye metinlerini araştırıp bulmak ve bunu yazmak hususundaki sanatkârca gayretinin kesinlikle belirlenişi, bu kanaatin doğruluk payını artırmaktadır. 

Hafız Osman katlanarak göğüs üzerindeki cepte taşınabilecek boyda ve yalnız nesih hattıyla Türkçe mealli hilyeler yazmıştır. Şimdiye kadar üçüyle karşılaştığımız bu hilyelerden birinde 1079/1668 tarihi görülmekte, hattatımızın daha 26-27 yaşlarındayken hilye yazmaya başladığı belirlenmektedir. 22×14 cm. ebadında dört sütun üzerine tertiplenmiş olan ve Arapça bilmeyen Osmanlı Müslümanına hitap edebilmek bakımından isabeti bulunan bu hilyede asli metin düz satır halinde, Türkçe meal ise çok daha ince nesih hattıyla -düz satırı üçgene tamamlayacak verev satırlarla- yazılmıştır. Üç yüz yıldan fazla bir zaman öncesine ait olan ve Hafız Osman’ın ravisini belirtmediği bu hilyenin meal kısmı -devrinin diliyle- şöyledir; “Mübarek alnı açık idi. Mübarek sakalı değirmi idi. Mübarek sakalına ak düşmüş idi. Mübarek gözleri kara idi. Bazılar eyitti: Ela gözlü idi. Bazılar eyitti: Aka mail idi. Bazılar eyitti: Sarıya mail idi. Mübarek kaşları açık idi. İnce kaşlı ve tatlı dilli idi. Mübarek dişleri seyrek idi. Mübarek burnu yüce idi. Buğday tenli idi, derler. Mübarek kulakları küçük idi. Mübarek damarları ince idi. Mübarek yüzü ve sakalı değirmi idi. Mübarek alnı geyn (geniş) idi. Mübarek elleri uzun idi. Mübarek boyu mevzun idi. Mübarek kadleri orta idi. Mübarek parmakları ince idi. Mübarek beden-i şeriflerinde kıl yoğ idi. İlla bir hat var idi, mübarek göğsünden mübarek göbeğine varınca iki omuzu mabeyninde, mühr-i nübüvvet var idi. Ol mühr-i nübüvvetin, karnında yazılmıştı.”

Image

Bu ilk hilye tertibinden sonra Hafız Osman, yüzyıllarca devam edecek olan en yaygın hilye biçimine geçişinde Hz. Ali rivayetinin sadece asli metnini yazmaya başlamıştır. Bu rivayetin meali de şöyledir: “Hz. Ali, Hz. Peygamber’i vasfettiği zaman şöyle buyurdu: Hz. Peygamber’in boyu ne çok kısa, ne de çok uzundu, orta boyluydu. Ne kıvırcık kısa, ne de düz uzun saçlıydı; saçı, kıvırcıkla düz arası idi. Değirmi yüzlü, duru beyaz tenli, iri ve siyah gözlü, uzun kirpikliydi. İri kemikli ve geniş omuzluydu. Göğsü, ortadan karnına kadar kılsızdı. İki avucu ve tabanları dolgundu. Yürüdüğü zaman, sanki yokuş aşağı iner gibi rahatlıkla ilerlerdi. Sağına ve soluna baktığında, bütün vücuduyla dönerdi. İki omuzu arasında ‘nübüvvet mührü’ vardı. Bu, onun sonuncu peygamber oluşunun nişanesi idi. O, insanların en cömert gönüllüsü, en doğru sözlüsü, en yumuşak huylusu ve en arkadaş canlısı idi. Kendilerini ansızın görenler, O’nun heybeti karşısında sarsıntı geçirirler; fakat üstün vasıflarını bilerek sohbetinde bulunanlar ise, O’nu her şeyden çok severlerdi. O’nun üstünlüklerini ve güzelliklerini tanıtmaya çalışan kimse: ‘Ben, gerek O’ndan ve gerekse O’ndan sonra, Rasûlullah (sav) gibi birisini görmedim’ demek suretiyle O’nu tanıtmak hususundaki aczini ve yetersizliğini itiraf ederdi. Allah’ın salat ve selamı onun üzerine olsun.”

Hilyenin bu biçimi, bazen cebe sığabilmesi için üçe katlanabilir boyda ve katlanma yerleri deri yahut bez şerit yapıştırılarak takviye edilmiş murakkaa tarzında yazıldığı gibi, ahşap üzerine yapıştırılmış daha büyük boylu levha hilyeler de mevcuttur. Lakin ağaç kurtları böyle hilyeler üstünde delikler açarak onları harap etmişler; ayrıca o devirlerde üzerine cam geçirilmeyen bu hilyeler, aydınlatmada kullanılan yağ kandillerinin isiyle aşırı derecede kararmışlardır. Hafız Osman hilyenin bu şekline geçtikten sonra, bazen asıl metni kısaltarak göbek kısmına sığdırmış, etekte ise yine aynı kalemle Türkçe:

“Kametin ey bûstân-ı lâmekân pîrâyesi Nûrdan bir servdir, düşmez zemine sayesi” beytini yazmıştır. Hafız Osman’ın ömrünün sonlarında (1109/1697) yazdığı bilinen Hz. Ali rivayeti metinden başka, aynı biçimde ve cep için üçe katlanacak murakkaa şeklinde Ümm-i Ma’bed (hicret yolunda Hz. Peygamber’le karşılaşıp konuşan bir kadıncağız) rivayeti hilyesi de görülmüştür. Bu hilyenin meali de şöyledir;

“Aydın yüzlü ve güzel yaradılışlı idi; şişman olmadığı gibi zayıf ve ince de değildi. Gözlerinin siyahı ve beyazı birbirinden iyice ayrılmıştı. Saçı ile kirpik ve bıyıklarındaki kıllar gümrahtı. Sesi kalındı. Sustuğu zaman vakarlı, konuştuğu zaman da heybetli idi. Uzaktan bakıldığında insanların en güzeli ve en sevimlisi görünümündeydi; yakından bakıldığında da tatlı ve hoş bir görünüşü vardı. Çok tatlı konuşuyordu. Orta boylu idi; bakan kimse, ne kısa ne de uzun olduğunu hissederdi. Üç kişinin arasında en güzel görüneni ve nur yüzlü olanıydı. Arkadaşları, ortalarına almış durumda hep O’nu dinlerler; buyurduğu zaman da hemen buyruğunu yerine getirirlerdi. Konuşması tok ve kararlı idi.”

Image

 

Hafız Osman, hilyelerinde besmele ve âyet için sülüs, metin kısmı için nesih, imza için de nesih veya rıka’ (icazet) yazılarını kullanmış, besmele için bazen muhakkak hattını da tercih etmiştir. Hafız Osman sonrası, işte bu biçimiyle yeni hattat nesillerine intikal eden hilye yazıcılığı, sanatkarın ibda’ kabiliyetine göre farklılıklar göstermektedir. Bu cümleden olarak, mesela Yedikuleli Abdullah (öl. 1144/1731), Şekerzâde Mehmed (öl. 1166/1752). Mustafa Rakım (öl. 1241/1826), Abdülkâdir Şükri (öl. 1221/1806), Mahmud Celaleddin (öl. 1245/1829), Esma İbret Hanım (XIX. yüzyıl) kendilerine has biçimde hilyeler bırakmışlardır. XIX. yüzyılda büyük ebatlı kağıt imali arttığından hilyeler de çok daha büyük boyda yazılmaya başlanmış; saray ve konakların baş odalarının geniş duvarlarında layık oldukları mevkii almışlardır. Bu hilyeler artık ahşap yerine hususi mukavvalarına yapıştırıldığı cihetle, zamanımıza sağlam olarak erişmişlerdir. Büyük ebatlı hilye yazmayı, her boyda olmak üzere 200 civarında hilye yazmış bulunan Kadıasker Mustafa İzzet Efendi (öl. 1293/1876) başlatmış, tabiidir ki sülüs-muhakkak ve nesih yazıları da böyle hilyelerde celi vasfını kazanmıştır. Yine fazla hilye yazanlardan Hasan Rıza Efendi (öl. 1330/1920) ise büyük ebatlı hilyelerinin etek kısmı altına celi sülüsle “Sen olmasaydın, ben bu âlemleri yaratmazdım.” kudsi hadisini de ilave ederek hilye boyunu 2 m.’nin üstüne çıkarmıştır. Yine büyük boy hilye yazanlardan, Fehmi Efendi (öl. 1333/1915) metin kısmında sülüs kullandığı gibi, hilyelerinde gubârî denilen çok ince yazıya da büyük bir ustalıkla yer vererek bunlarla çiçek motifleri resmetmiştir. Hat sanatında hilye şekli, namlı hattatlarca, “aşere-i mucizat”ın (Hz. Peygamber’in on mucizesi) ve ayrıca taun (veba) duasının yazılmasında da denenmiştir.

Ahşaba yapıştırılmış bulunan eski hilyelerin üstü, tepelikli olarak oyulup kesilmiş; bu kısımlara taç şeklinde tezhibin yanı sıra Medine-i Münevvere (hususiyetle Ravza-i Mutahhara) minyatürü birlikte resmedilmiştir. Bu minyatürün bazı hilyelerde besmelenin civarına yerleştirildiği de görülür. Hat sanatının köklü gelenekleri arasında bulunan icazetnamelerin (diploma) hilye yazmakla da alındığı görülmüştür. Mesela Sultan II. Mahmud (öl. 1255/1839), Filibeli (Bakkal) Arif Efendi (öl. 1327/1909), Hacı Kamil Akdik (öl. 1360/1941) ve Şeyh Aziz Rifai (öl. 1353/1934) sülüs-nesih hattından icazetnameye birer hilye-i nebevî yazarak hak kazanmışlardır. Alışılagelmiş biçimiyle hilye yazmakta tanınmış hat sanatkarları arasında -yukarıda zikredilenlerden başka- Mustafa Kütahî (öl. 1201/1787 den sonra), İsmail Zühdi Efendi (öl. 1221/1806), Çömez Mustafa Vasıf (öl. 1269/1853), Abdullah Zühdi (öl. 1296/1879), Mehmed Şefik Bey (öl. 1297/1880), Mehmed Şevki Efendi, Muhsinzade Abdullah Bey (öl. 1317/1899), Hacı Kamil Akdik, Hamid Aytaç (öl. 1401/1982) ilk akla gelenlerdir. Bu hususta daha birçok isim sıralanabilir. Bununla beraber, hat bakımından sanat değeri taşımayan hilyelerin de sayısı az değildir.

Hat sanatı devamlı gelişerek zamanımıza kadar eriştiği için, hatla uğraşanlar hilye formasının enfes ve nadide örneklerini bulup çıkarmaktan manevi haz ve şeref duymuşlardır. Bilinen tarzda yazılanların dışında hilyeye bir yenilik getirmek, bu konuyla uğraşanların şiarı olmuştur. Yeri gelmişken belirtelim ki: Hilye levhalarıyla teşerrüfü kırk beş yılı bulan bu makalenin yazarı, şimdiye kadar hiç rastlamadığı hilye biçimleriyle hâlâ karşılaşmaktadır; öylesine çeşitlilik mevcuttur.

Image

 

XIX. ve XX. yüzyılın iki maruf hattatı, belki de ulemadan bir zatın hatırlatmasıyla, hilyede o devre kadar yazılmadık metinleri denemiştir: Yahya Hilmi Efendi (öl. 1325/1907), sahabeden Ebû Hüreyre’nin yine Hz. Ali kaynaklı, fakat daha farklı ve uzun olan metnini levha olarak birkaç kere yazmıştır. Ancak bu metin bir hayli uzun olduğu için, göbek ve etek içindeki nesih hattıyla yazılan kısım alışılagelmiş hilyelerden daha geniş yer kaplamıştır. Reisülhattatin Kamil Akdik de Hz. Hasan’ın, Hz. Peygamber’in üvey oğlu Hind b. Ebî Hale’den naklen rivayetini levha şeklinde iki defa yazmıştır. Hz. Hasan’ın ifadesiyle olan bu hilyenin meali de şöyledir: “Peygamberimiz’in hilyesini çok iyi bilen dayım Hind b. Ebî Hale’ye, Hz. Peygamber’in üstün vasıflarını sordum ve olduğu gibi belleyip hafızama nakşetmek için, bana O’ndan bahsetmesini rica ettim. Bu isteğim üzerine, dayım Hind b. Ebî Hale şöyle buyurdular: ‘Rasûlullah Efendimiz, yaradılıştan heybetli ve muhteşemdi. Mübarek yüzü, dolunay halindeki ayın parlaklığı gibi nur saçardı. Orta boyludan uzun, ince uzundan kısa olup, başı büyükçe idi. Saçları, kıvırcık ile düz arası idi; şayet kendiliğinden ikiye ayrılmışlarsa onları başının iki yanına salar, değilse ayırmazlardı. Uzattıkları takdirde saçları kulak yumuşaklarını geçerdi. Peygamber Efendimiz’in rengi nurani beyazdı. Alnı açıktı. Kaşları hilal gibi, gür ve birbirlerine yakındı; çatık kaşlı değildi. İki kaşının arasında bir damar vardı ki, öfkeli hallerinde kabarır, sair zamanlarında ise gözükmezdi. Burunlarının üst tarafı biraz yüksekçe olup, üstü ince idi. Mübarek burnunun üstünde -onu yüksek gösteren- bir nur vardı ki, dikkatlice bakmayan kimseler, Peygamberimiz’i kartal burunlu zannederlerdi. Sakalı sık ve gür; yanakları ise yumru olmayıp düz idi. Saadetli ağızları geniş, ön dişlerinin arası seyrekti. Göğüs çukuru ile göbeği arasında ince bir şerit gibi uzanan kıllar vardı. Gerdanı, saf mermerden tıraş edilen heykellerin boynu gibi gümüş berraklığında idi. Vücudunun bütün azaları birbiri ile uyumlu olup, yakışıklı bir yapıya sahipti: Ne şişman, ne de çok zayıftı; karnı ile göğsü aynı hizada idi. Göğsü ile iki omzunun arası genişçe, kemik mafsalları kalınca, vücudunun açık yerleri gayet nurlu idi. Göğüs çukuru ile göbeğinin arasını birleştiren kıllar, ince uzun bir şerit gibi uzanırdı. Bu uzanan kıllar dışında memelerinde ve karnında kıl yok idi; kolları, omuzları ve göğüslerinin üst tarafları ise son derece kıllı idi. Bilekleri uzun, el ayaları geniş, el ve ayakları kalın, parmakları ise uzunca (veya: kalınca) idi. Ayaklarının altı çukur (kemerli) idi; düztaban değildi. Ayaklarının üstü ise pürüzsüzdü; öyle ki, üzerine su dökülse yağ gibi akar giderdi. Yürürken, ayaklarını yerden biraz kaldırıp önlerine hafif eğilerek yürürlerdi. Ayaklarını ses çıkarıp toz kaldıracak şekilde yere sert vurmazlar; adımlarını uzun ve seri atmakla beraber, sükunet ve vakar üzere yürürlerdi. Yürürken, sanki meyilli ve engebeli bir yerden iniyor görünümü verirlerdi. Bir tarafa dönüp baktıklarında, bütün vücutları ile birlikte dönerlerdi. Rastgele sağa sola bakmazlardı. Yere bakışları, göğe bakışlarından daha çoktu. Çoğunlukla göz ucu ile bakarlardı. Ashabı ile birlikte yürürken, onları öne geçirir kendileri arkada yürürlerdi. Yolda karşılaştığı kimselere, onlardan önce hemen selam verirdi.’

Tamamı kûfi hattı ile yazılmış olan hilye enderdir. Metin kısmında nesih yerine bütünüyle sülüs hattı kullanarak Bakkal Arif Efendi (öl. 1327/1909) mükemmel bir hilye yazmış, son devir hattatlarından Hacı Nuri Korman’ın (öl. 1371/1951) da zikredilen hatla bir kaç hilyesi görülmüştür. Talik hilyenin ilk denemesine Hafız Osman devrinden hemen sonra rastlanırsa da, sanat vasfı kazanmış talik hattı ile hilye Yesarî Mehmed Esad Efendi’yle (öl. 1213/1798) başlar. 1192/1778 tarihli bu hilyenin hurde (ince) talikle yazılmış olan asli metni göbeğe sığdırılmış, etek kısmına ise Türkçe:

“Ey mihr-i cihan-tâb-i sipihr-î ezelî

V’ey mâh-ı munîr-î felek-î lem-yezelî

Pervâne gibi şem’ine cem’ oldu senin

Bûbekr ü Ömer, Hazret-i Osman ü Alî” rubaisi yerleştirilmiştir.

Yesarîzâde Mustafa İzzet Efendi (öl. 1265/1849) de bir hayli talik hilye yazmış, aşere-i mübeşşereye yer verdiği beyzî göbekli hilyelerinin etek kısmına ise Farsça:

“Deh yâr-î Bihiştî end meydan

Bûbekr ü Ömer, Ali vü Osman

Sa’dest ü Sa’id ü Bû Übevd

Talha’st ü Zübeyr ü Abd-i Rahman” kıtasını yerleştirmiştir.

Yesârizâde’nin iki hilyesi devrinin iki namlı müzehhibi olan Ahmed Hezargrâdî ve Hüsni Efendiler tarafından zer-endûd (sürme altın) tarzıyla işlenmekte de ilk olmuştur.

Talikte hilye yazmakta son zirve isim Hulusi Yazgan’dır (öl. 1358/1940). Dairevî veya beyzî göbekler kullandığı gibi, eteksiz hilyeler de yazmıştır. “Ve mâ erselnâke…” âyeti yerine Ulu Arif Çelebi’ye ait “Mustafâ mâ câe illâ rahmeten lil-âlemin” mısraını kullanmak ve etek kısmında bazen sahabeden Hassan b. Sabit’in Hz. Peygamber hakkındaki “Ve ahsenü minke..” kıtasına yer vermek de ona mahsustur.

Hüsn-i hat öğretiminde, mürekkebat meşkinin son safhasında Hz. Ali rivayeti olan hilye metninin sülüs-nesih meşki için kullanıldığı da görülmektedir. Sedefle işlenen, sülüs-nesih hattıyla bir hilyede de büyük başarı sağlanmıştır. Fatih Camii müezzini Arab tarafından 1315/1897′de yazılan bu hilye Mûsika-i Hümâyun çavuşlarından Said Ali tarafından abanoz üstüne sedefle işlenip Sultan II. Abdülhamid’e sunulmuştur.

Image

 

Hilye levhalarının tezhip cihetinden bahtsızlığı, XIX. yüzyıldan başlayarak tezyinatımıza musallat olan Batı taklidi desenlerden yanadır. Pek az istisnasıyla, o mükemmel yazı örneklerinin ne idüğü belirsiz motifler arasında kaybolup âdeta görünmediği hilye örnekleri ekseriyettedir. Ancak 1940′lardan başlayarak klasik tezhibin ilhamıyla hazırlanan veya eski desenleri örtülerek yenilenen hilyeler, tezhipleriyle İslam Peygamberi’ne layık olmaya çalışan bir çehreyle ortaya çıkabilmişlerdir. Bu konuda ilk hatırlanacak müzehhip isimleri Muhsin Demironat (öl. 1983), Rikkat Kunt (öl. 1986) ve Mihriban Sözer (Keredin)’dir. Hilye-i Nebevî levhalarının yazılması ve bezenmesi sadece Osmanlı Türkleri’ne ve onların Cumhuriyet devrindeki torunlarına has olup, diğer İslam ülkelerinde bu tarz bir uygulamaya rastlanmaz.

Son devirde Ahmed Cevdet Paşa’nın (1822-1895) Kısas-ı Enbiya’sında mevcut Türkçe metinden faydalanılarak Türkçe hilye de tertip edilmiş, hatta geçen asrın sonlarında hattat Bakkal Arif Efendi’ye yazdırılıp, Osmaniye Matbaası’nda o devrin imkanlarına göre mükemmel bir şekilde ve iki farklı boyda bastırılmıştır (1304/1887).

Hat sanatında hilye sınıfının bir şubesi sayılabilecek olan Hilye-i Hakanî kitabetinin de yeri mühimdir. Hakanî Mehmed Bey’in (öl. 1015/1606) bu latif eseri talik hattıyla murakkaa ve levha şeklinde yazılmıştır. Yesarîzâde Mustafa İzzet Efendi’nin kaleminden çıkan 24 kıtalık murakkaa ayrıca Nazif Bey (öl. 1331/1913), Ömer Vasfi Efendi (öl. 1347/1928) ve Şeyh Aziz Rifaî tarafından taklit edilmiştir. Levha şeklindeki enfes bir Hilye-i Hakanî de Arnavutköyü Tevfîkıye Camii’nde Arabzâde Sadullah Efendi’nin (öl. 1259/1843) talik hattıyla mevcuttur. Eskiden konak duvarlarına kuşak şeklinde sırayla asılmak için, koyu renge boyanmış ince ahşap levhalar üstüne varak altınla, Yesarî Esad Efendi’nin müstakil satırlar halindeki celi talik kalıplarından silkelenerek hazırlanmış olan Hilye-i Hakanî de görülmüştür.

Başta Topkapı Sarayı Müzesi, Türk-İslam Eserleri Müzesi, İstanbul Vakıflar Hat Sanatı Müzesi olmak üzere muhtelif müzelerde, bazı kütüphanelerde (Süleymaniye, İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi), cami ve mescidlerde, hususi koleksiyonlarda hilye örnekleri yer almaktadır. Ancak, bir daha toplanamayacak kadar fazla sayıdaki (100′ün çok üstünde, bir rivayete göre 160) seçkin hilyelerden oluşan bir koleksiyonun 1950′li yıllarda dağılıp gidişi, sanat ve dinî kültür namına üzüntüyle hatırlanacak bir vakıadır.

Hilyenin, bulunduğu yere huzur, bereket, saadet getireceğine; orayı afetlerden ve yangından koruyacağına inanılmıştır. Bu levhaların sanki Hz. Peygamber’in zatî bir hatırası gibi tazim edilmesi ve evlerde üstünün tüllerle örtülerek muhafazası da geçmiş zaman İstanbul’unun dinî folklorunda göze çarpan bir husustur.

Prof. Dr. M. Uğur Derman

Ben, sıradan bir insanın yediği gibi yer ve sıradan bir kulun oturduğu gibi otururum.”

Image

Kaynaklarda, Hz. Peygamber’in, sofrada nasıl oturduklarından ziyade, nasıl oturmadıkları üzerinde durulmuştur. Sofrada oturma biçiminin genellikle çömelerek oturma şeklinde olduğu belirtilmektedir. Bu konuda ilk devir kaynakları, konu ile ilgili olarak, ittifakla tek metin kaydetmişlerdir:

Bana gelince, ben, katiyyen iyice yerleşip oturarak yemek yemem!” (Buharî; VI, 201; Tecrid Tercemesi;XI, 423-424; İbn Sa’d, I, 380; Ebû Davud, III, 476, nu:3769, Darimî, II, 32 nu:2077; Tirmizî; IV, 273, nu:1830; İbn Mace, II, 1086, nu:3262) hadisidir.

Allah’ın bahşettiği nimet karşısında bir mahviyet havasına bürünen Peygamber Efendimiz, sofrada, hep şükür hali içinde bir tavır takınmışlardır. Hz. Peygamber ve O’nu rehber edinenler, sofrada, yedikleri yemeğin nasıl bir harekete vesile olacağının endişesini taşımışlar; onun, daima hayırlı ve faydalı işler yapmaya vesile olacak bir enerjiye dönüşmesi için Cenâb-ı Hakk’a şükür ve niyazda bulunmuşlardır.

Hz. Peygamber’in yemek yiyiş tarzlarına temas eden klasik İslami kaynaklar,  bir başka hususa daha yer vermişlerdir. Bu da, “yemekten sonra üç parmağın yalanması” (la’k'ul-esâbi’) dır. Hz. Peygamber’in hem kendi tatbikatları, hem de sözlü tavsiyeleri yer almaktadır. “Zira, yemeğin esas bereketinin (vücuda yarayışlı kısmının) hangisinde olduğunu bilemezsiniz!” (Buharî; VI, 213; Ebû Davud, III, 499, nu:3847-3848; Tirmizî; IV, 258, nu:1801; Şemail; İbn Mace, II, 1088, nu:3269-3270; Darimî, II, 22 nu:2031-2032).

Peygamber Efendimiz, israf ekonomisine yol açan bütün yolları kapama ve Allah’ın lütfettiği nimetlerin -bir pirinç tanesine varıncaya kadar- boşa gitmemesine gayret etmişlerdir.

Yedikleri Ekmek

Eldeki vesikalara göre Hz. Peygamber, daima “arpa unu“ndan yapılmış ekmek yemişlerdir. Kepeği iyice ayıklanmış “has un“dan mamul ekmek yememişlerdir. Bilindiği üzere, Asr-ı Saadet dönemi Hicaz bölgesinde buğday, ithal malı ve oldukça pahalı bir gıda maddesidir. Halkın büyük çoğunluğunun bütçesine ağır gelen bu gıda maddesine ilgi göstermemekle birlikte, Peygamber Efendimiz, lükse karşı kesin tavrını ortaya koymuş ve her hususta olduğu gibi, bu konuda da çevresine karşı örnek olma vasfını korumuştur. Ekonomik sebepler yanında, arpa ekmeğinin doyurucu ve besleyici oluşunun da rolü vardır.

Hz. Peygamber, yemek sırasında meşinden veya bezden yapılmış “yer sofrası” kullanmışlar, masa veya ayaklı sini gibi bir eşya kullanmamışlardır.

Öte yandan sofralarında, çok yemeyi sağlayan salata, turşu, baharat… gibi iştah açıcı yiyecekler bulundurmamışlardır. Peygamber Efendimiz, hiçbir zaman, alışılmışın üzerinde yemeyi de düşünmemişlerdir.

Image

İlk devir metinlerinde, yemek için “iki öğün”den bahsedilmektedir. Bunlardan, sabah yemeği “gadâ”, akşam yemeği ise “aşâ” kelimeleri ile ifade edilmiştir. Peygamber Efendimiz, en fazla iki öğün yemek yemişlerdir. İki öğününden biri ise, daima hafif yiyecekler şeklinde olmuştur. Hz. Peygamber’in hafif yiyeceklerini ise “hurma” teşkil etmiştir.

Rasûlullah Efendimiz, akşam öğününün ihmal edilmemesini tavsiye ederek: “Bir avuç hurma ile de olsa, akşam yemeklerinden vazgeçmeyiniz, zira akşam öğününün ihmali, insanı ihtiyarlatır, bünyeyi yıpratır.“  (Tirmizî; IV, 287, nu:1856; İbn Mace, II, 1113, nu:3355) buyurmuşlardır.

Hz. Peygamber bir taraftan: “Ya Rabbi, açlıktan sana sığınırım; o, insanı hareketsiz bırakan ne kötü bir haldir!.” (İbn Sa’d, I, 408-409; Nesaî, VIII, 263; İbn Mace, II, 1113, nu:3354) buyurarak açlığın insan üzerindeki vahim etkisi üzerinde   durmuşlar; bir yandan da dengesiz ve aşırı yemenin zararlarına dikkatimizi çekerek:

İnsanoğlu, midesinden daha kötü bir kap doldurmuş değildir. Esasen insanoğluna, belini doğrultacak kadar, birkaç lokma yemesi yeterlidir. Yok, illa daha fazla yemesi gerekirse, o takdirde, midesinin üçte birini yemekle, üçte birini içecekle doldursun, üçte birini de nefes payı olarak boş bıraksın!“  (İbn Sa’d, I, 410; Müsned, IV, 132; Tirmizî; IV, 590, nu:2380; İbn Mace, II, 1111, nu:2349; el-Müstedrek, IV, 331-332) buyurmuşlardır.

Hz. Âişe (ra) validemiz anlatıyor: “Peygamber Efendimiz’in aile efradı, O’nun hayatının sonuna kadar, üst üste iki öğün, arpa ekmeğini doyuncaya kadar yemediler.

İbn Abbas (ra) anlatıyor: “Peygamber Efendimiz’in arka arkaya birkaç gece hiçbir şey yemeden yattığı olurdu da; O ve hane halkı, akşam sofrasında yiyecek bir şey bulamazlardı, yedikleri ekmek ise arpa ekmeği idi.”

Rasûlullah Efendimiz’in yemekte aradığı başlıca özellik, onların, helal ve temiz oluşu, vücuda yarayışlı olup olmayışıdır. Yemek seçme ve yemeğe kusur bulma âdetleri ise kesinlikle yoktur. Ebû Hureyre (ra) der ki: “Peygamber Efendimiz, hiçbir yemeği katiyyen seçmezlerdi. Önüne konan yemeği, eğer iştahı varsa yer, yoksa yemezlerdi.”

Peygamberimiz’in (as), hiçbir yemeğe karşı aşırı düşkünlüğü olmadığı gibi, “canı çekme” diye bir halleri de görülmemiştir. İnsanın, canının çektiği her şeyi yemeye kalkışması israftan sayılır.”

Özellikle misafir oldukları sırada, kendilerine takdim edilen yemeklerden dolayı, ev sahibinin gönlünü hoş tutmuşlar ve ikram edilen yemekleri son derece sevdiklerini ifade etmişlerdir.

Hz. Peygamber’in katık olarak yediği yemeklerin bir kısmı şöylece sıralanabilir: Koyunun ön kolu ve sırt eti, pirzola, kebap, tavuk, toy kuşu, et çorbası, tirit, kabak, zeytin yağı, çökelek, kavun, helva, bal, hurma, pazı, hays, anber balığı. Daha bir kısım ilavelerin yapılabileceği bu liste, aynı zamanda, Asr-ı Saadet dönemi mutfağı hakkında da bir fikir verecek niteliktedir. Yemeklerinde de sadelik hakimdir. Sadelik ise olgunluğun ifadesidir.

Yemek İçin Ellerini Yıkamaları

İnançlı insanların sıradan bir temizlikle yetinmeyip, her sahadaki temizliklerini nezafet derecesine vardırmalarını isteyen Rasûlullah Efendimiz, yemek yeneceği sırada da bu kurala uyulmasını arzu etmişlerdir. Namaz için abdest ne ise, yemek için de el yıkamak odur. Diğer dinlerde olmayan bu yemekten önce el yıkama âdetini, ilk defa Peygamber Efendimiz icad ve ihdas etmişlerdir.

Elindeki yemek bulaşığını yıkamadan yatan kimse, şayet gece başına bir musibet gelirse bu durumda, kabahati başkasında değil, bizzat kendisinde arasın!

Selman-ı Farisî (ra) anlatıyor: “Yemeğin bereketi; hem yemekten önce, hem de yemekten sonra elleri yıkamaktır.” buyurdular.

Yemek Öncesi ve Sonrası Okuduğu Dualar

Hz. Peygamber, her güzel işe başlarken yaptıkları gibi, bir şeyi yemeden önce de daima “besmele” çekerlerdi. Besmele, şayet başta unutulmuşsa, hatırlandığı an çekilir.

Peygamber Efendimiz yemekten sonra da daima “dua” ederlerdi. En kısa duası, “Elhamdülillah” diyerek yapılanı idi. “Zikrin en faziletlisi ‘Lâ ilâhe illallah’; duanın en üstünü de ‘Elhamdülillah’ demektir.” buyurmuşlardır. Duanın tek bir formülü yoktur. Herkes, gönlünden koptuğunca, dilinin döndüğünce, uzun veya kısa ifadelerle duasını yapabilir.

Rasûlullah Efendimiz’in yaşadığı dönemde yemek, “yer sofrası”nda ve “tek kap”tan yenirdi. Bu yüzden herkesin kendi önünden almasını istemiştir. Birlikte yeme yanında, “birlikte kalkma” da Peygamber Efendimiz’in sofra adabı konusundaki tavsiyelerindendir. Şöyle buyurmuşlardır: “Sofra konduğu zaman, hiç kimse, sofra kaldırılıncaya kadar kalkmasın. Ve karnı doysa bile, sofrada bulunanları mahcup etmemek için, herkes doyuncaya kadar elini sofradan çekmesin. Yani, doyduğunu hissettiren bir davranışta bulunmasın. Zira erken kalkmakla, kişi arkadaşını mahcup etmiş olur; o da, yemekten elini çekmek mecburiyetinde kalır. Ola ki, onun karnı henüz doymamıştır!

Buna göre, sofraya davet edilen veya yemek teklif edilen kimse, karnı aç olduğu halde; “karnım tok… yeni yedim” gibi gerçek dışı ifadelerle, teklifi geri çevirmemelidir. “Bir kişinin yemeği iki kişiye yeter. İki kişinin yemeği dört kişiye yeter. Dört kişinin yemeği de sekiz kişiye yeter.buyurmuşlardır.

Ömer b. Ebî Seleme (ra) anlatıyor: Rasûlullah Efendimiz’in evine gitmiştim. Kendileri sofrada imişler. Beni görünce: “Yavrucuğum; sofraya buyur, besmele çek, yemeği sağ elinle ye ve daima kendi önünden al.” buyurdular.

Ebû Said el-Hudrî (ra) anlatıyor: Peygamber Efendimiz, yemeği yeyip sofradan kalkacağında: “el-Hamdü lillâlillezi et’ameâ ve sekanâ ve ce’alenâ min’el-muslimîn” yani “Bizi yedirip içiren ve Müslümanlar zümresinden kılan Allah’a hamdolsun!” diyerek dua ederdi.

Ebû Ümame (ra) anlatıyor: Rasûlullah Efendimiz, önlerinden sofra kaldırılacağı sırada: “el-Hamdu lillâhi hamden kesîran tayyîben mübâreken fîhi ğayra müvedde’ın velâ müstağnen ‘anhü Rabbenâ” yani “Ya Rabbi, sana; sonsuz, gösterişten uzak, ardı arkası kesilmeyen bir hamdle hamdederim; Dergah-ı İzzet’inde kabul görmemiş ve kendisinden yüz çevrilmiş bir hamdle değil Rabbim!” şeklinde dua ederlerdi.

Yedikleri Meyveler

Hz. Peygamber’in kavun, karpuz ve salatalık yediklerini ve bunları çok sevdiklerini öğreniyoruz. Üzüm, ayva, acur ve misvak ağacının kebâs adı verilen meyvesi de Hz. Peygamber’in yediği diğer meyveler arasında bulunmaktadır.

Image

Hz. Peygamber, alınan gıdaların sıhhati bozmamasına çok dikkat ederdi. Meyveyi “meyve” olarak değil, vücudun hararetini dengelemek için, yemek esnasında veya yemek sonrasında yemişlerdir.

Ebû Hureyre (ra) anlatıyor: Rasûlullah’ın ashabı, her ne zaman bir meyvesinin turfandasını elde etseler, onu hemen Rasûlullah’a getirirlerdi. Peygamber Efendimiz de o turfanda meyveyi mübarek ellerine alır ve şöyle dua ederlerdi: “Ya Rabbi! Bizim meyvelerimize, şehrimize, sâ’ ve müdd tabir edilen ölçeklerimize bereket ihsan eyle! Ya Rabbi! İbrahim (as) senin kulun, dostun ve peygamberindir. Ben de, senin kulun ve peygamberinim. O, sana, Mekke için dua etmişti. Ben de, onun Mekke hakkında yaptığı dua kadarıyla ve hatta onun bir misli fazlasıyle, sana Medine için dua ediyorum!” buyururlar ve sonra da, çevrede görebildiği en küçük çocuğu çağırıp, o turfanda meyveyi bu yavrucağa verirlerdi.

İçecekleri

Asr-ı Saadet döneminin meşrubat çeşitleri; bal şerbeti, hurma ve kuru üzüm şırası ve süt gibi içeceklerden oluşmakta idi. Düğün ziyafetlerinde ise, genellikle “hurma şerbeti” ikram edilirdi. Rasûlullah’ın içecekleri arasında “süt”ün önemli bir yeri vardır. Bazen süte soğuk su karıştırarak içtikleri de olurdu. Özellikle sıcak havalarda, şayet temini mümkünse, bir miktar soğuk su ilave etmek suretiyle sütü serinletirlerdi. İçtikleri suyun kalitesine titizlikle dikkat etmişler; çok mecbur kalmadıkça, rastgele her suyu içmemişlerdir. Hz. Âişe; “Rasûlullah Efendimiz için Medine’ye iki günlük mesafedeki Buyût’üs-Sükyâ denilen pınardan tatlı su getirilirdi.” buyururlar.

Peygamber Efendimiz, içme suyunun tatlı oluşunun yanında, onun, “dinlenmiş, gecelemiş” olmasına da itina gösterirlerdi. İlgili kaynaklarda yer yer, “testide dinlenmiş su” dan bahsedilmektedir.

Efendimiz suyu, dinlene dinlene, yudum yudum içerlerdi. Bu dinleniş, çoğu zaman üç soluk, bazen de iki nefes alma şeklinde olurdu. “Dinlene dinlene içmek; hem hazmı kolaylaştırır, hem susuzluğu çabuk keser, hem de daha sıhhidir.” buyurarak bu tarzda içmenin, insan sağlığı bakımından önemine de işaret etmişlerdir.

İbn Abbas (ra) şöyle anlatmaktadır: “Rasûlullah Efendimiz, su kırbelerinin ağızlarını kıvırıp veya testiyi başımıza dikip su içmekten bizi men etmişti. Peygamberimiz’in bu ikazından sonraki bir zamanda, adamcağızın birisi, geceleyin kalktığı gibi testiyi başına diker. Testinin içinden bir de ne çıksın: Yılan!

Kadeh-i Şerifleri

Rasûlullah Efendimiz’in sayıları on bir civarında gönüllü hizmetlileri vardı. Enes b. Malik ve Abdullah b. Mesud (ra) gibi sahabeler, bunların ileri gelenlerindendi. Mesela Abdullah b. Mesud (ra), Hz. Peygamber’in “pabuç“larını, “misvak“larını ve “yastık“ını taşır; onları kullanmaya hazır vaziyette bulundururdu. Rasûlullah Efendimiz ayağa kalktıklarında, hemen pabuçlarını getirip eliyle giydirir; oturacakları zaman da çıkarır ve onları kucaklarında tutardı.

Enes b. Malik (ra) ise, Rasûlullah Efendimiz’in subaşısı olarak karşımıza çıkmaktadır. “Su kadehi“ni büyük bir itina ile taşır, bakımını yapar ve Efendimiz’in meşrubatını hazırlardı.

Hz. Peygamber’in, su dahil bütün meşrubatı içtiği tek su bardağı vardı. Bu kadeh, Hicaz bölgesinde bulunan ve kap imalatında kullanılan ılgın ağacına benzer “nudar” adı verilen bir ağaçtan yapılmıştı. Bahis konusu kadeh, bir ara kenarından çatlayıp yarılmış; bu defa da, “gümüş çerçeve” ile pervazlanarak yine kullanılmıştır. Genişliği derinliğinden daha fazla olan bu kadehin, duvara asılmak için takılan, bir de “demirden halka“sı vardı. Sonraki tarihlerde Enes (ra), bu demir halkayı değiştirip yerine altın veya gümüş halka takma teşebbüsünde bulunmuşsa da, üvey babası Ebû Talha (öl. 34/654): “Sakın ha; Rasûlullah’ın yapmış olduğu bir şeyi katiyyen değiştirmeye kalkma!” diyerek, onu bu niyetinden vazgeçirmiştir. Enes (ra) de o kadehi, eski haliyle bırakmış ve orijinal şekliyle muhafaza etmiştir.

Hususi eşyalarının büyük bir bölümü de ashab tarafından özel olarak muhafaza edilerek, bu yolla nesilden nesile intikal ettirilmiştir.

Hz. Peygamber’in aziz hatırasını taşıyan bütün eşyalara ve O’nun oturup kalktığı, yatıp uyuduğu, ibadet edip dinlendiği bütün yerlere karşı, ashab-ı kiramın sonsuz hürmeti ve muhabbeti vardı. Bu eşyalar; hürmet, muhabbet, tazim, teberrük ve şifa etme maksadıyle onlar tarafından saklanmış ve mevkilere abideler yapılmıştır.

Prof. Dr. Ali Yardim

Yürüyüş Tarzları

Image

Kaynakların verdiği bilgiye göre Hz. Peygamber; yürürken ayaklarını sürümezler, adımlarını atarken yerden sertçe kaldırırlardı. Hareket halinde iken sağa sola sallanmazlar, inişli yokuşlu engebeli bir arazide yürürcesine hafifçe önlerine eğilirlerdi. Dimdik durup göğüslerini kabartarak yürümedikleri gibi, koşar adımlarla yürürcesine hızlı da yürümezlerdi. Fakat, Allah’ın kendilerine bir lutfu olarak, uzun mesafeleri kısa zamanda katederlerdi.

Oturuş Tarzları

Peygamber Efendimiz’in oturuş şekillerine dair bize intikal eden vesikalar ise, hadis metinleri arasına serpiştirilmiş durumda olup, şu şekillerden oluşmaktadır:

  1. Kurfesâ biçiminde oturuş: Türkçe karşılığını tam olarak bulamadığımız bu oturuş biçimi şöyledir; insanın oturağı üzerine oturarak, dizlerini, karnına doğru iyice çekip kolları arasına aldıktan sonra ellerinin önden bağlanması şeklinde bir oturuştur. Buna, bir nevi destekli oturuş denebilir. Kaynaklarda, Hz. Peygamber’in zaman zaman bu şekilde oturduğunun görüldüğüne dair rivayetler bulunmaktadır.
  2. İhtibâ yaparak oturma: İhtibâ, bir önceki oturuş şeklinin aynıdır. Ancak, orada dizler el ile bağlandığı halde, burada kemer veya kuşak gibi bir eşya ile bağlanmaktadır.
  3. Bağdaş Kurma: Ebû Davud’un kaydettiği bir rivayete göre, “Hz. Peygamber, sabah namazını kıldırdıktan sonra, güneş iyice doğuncaya kadar bağdaş kurarak otururdu“.
  4. Çömelme: “İhtifâz” veya “ik’â” kelimeleriyle ifade edilen bu oturuş şeklinin, daha çok yemek yerken kullanıldığı görülmektedir.
  5. Sırtüstü Uzanıp Ayak Ayak Üstüne Atma: Kaynaklarda, Hz. Peygamber’in Mescid-i Şerif’te, sırtüstü yatıp ayak ayak üstüne koyarak istirahat ettiklerinin görüldüğüne dair rivayetler yer almaktadır.
  6. Ayağını Sarkıtarak Oturma: Hadis metinleri arasında, Hz. Peygamber’in bir kısım ashabı ile birlikte, bir kuyu bileziğine oturarak ayaklarını kuyu boşluğuna sarkıttıklarına dair rivayetlere de rastlanmaktadır.
  7. Diz Çökme: Hz. Peygamber’in oturuş tarzlarına yer veren kaynaklarda, diğerleri gibi ayrı bir başlık altında, diz çökerek oturduklarına dair rivayetlere rastlanmamaktadır. Ancak, hadis metinlerinin sebeb-i vürûd kısımları ile ashabın hayatını anlatan Tabakat kitaplarının satırları arasında bu durumu tesbit etmek mümkün olabilmiştir.

Diz çökme, Zat-ı Risalet’in mutad oturuş tarzıdır. Bu sebeple ashabdan birisinin: “Ben, Peygamber Efendimiz’i diz çökmüş vaziyette gördüm” demesi, bilineni tekrar bildirmek olurdu ki, bunun da ilgi çekici bir yönü kalmazdı. İşte ashabın görüp anlattığı diğer oturuş tarzları, onların zaman zaman ve nadiren Rasûlullah’ın şahsında müşahade ettikleri oturuş şekilleridir. Peygamber Efendimiz, hayatının çeşitli safhalarında yerine göre, yukarıda yedi madde halinde sıralanan şekillerin hepsi ile de oturmuş ve böylece O’na her açıdan benzemek isteyen ümmetini, belli bir şekille bağlamamış ve onları tek tip oturuşla sınırlamamıştır.

Dayandığı Eşyalar

Peygamber Efendimiz: “Üç şey vardır ki, geri çevrilmez: Yastık, güzel koku ve süt!” buyurmuşlardır.

Rasûlullah Efendimiz, sohbet meclislerinde ve uzun müddet oturma durumunda kaldıkları hallerde, kollarının altına bir “yastık” alarak yaslanırlardı.

Hz. Peygamber’in, yerden biraz yüksekçe ve hurma yaprağından örülmüş “serir” adı verilen bir eşya üzerine oturduklarına dair bilgilere de sahip bulunuyoruz.

Peygamber Efendimiz’in, demir veya tahta ayaklı bir kürsü üzerine oturduklarının görüldüğüne dair belgeler de bulunmaktadır.

Hz. Peygamber, o günün toplumunda revaçta bulunup da varlık gösterisine kaçmamak kaydıyla kendisine ikram edilen bütün eşyaların üstüne oturmayı reddetmemiştir. Nitekim, misafirliğe gittikleri yerlerde, yerine göre, altına atılan halı veya keçeden mamul minder üstüne oturmuş, yerine göre ikram edilen mindere oturmayarak, kuru tahta veya çıplak toprak üzerine ilişivermiştir.

Konuşma Tarzları

ImageHz. Peygamber’in en bariz özelliklerinden biri de, O’nun konuşmasındaki güzellik ve mükemmellikti. Peygamber Efendimiz: “Ben, az-öz söz söyleme (cevami’ul-kelim) özelliği ile donatılmış olarak gönderildim.” (Buharî, VIII, 76, 168 “Bü’istü bi-Cevâmi’il-kelim.”; en-Nihaye, I, 295) buyurmuştur. Yetiştiği çevre de, Peygamber Efendimiz’in fasih konuşmasında büyük rol oynamıştır.

Hz. Peygamber tane tane, açık-seçik ve herkesin anlayabileceği bir tarzda konuşurlardı. O kadar ki, dinleyenler eğer kelimelerini saysa, onları teker teker sayabilirlerdi. Yerine göre de, konuşması sırasında geçen önemli cümlelerini üçer defa tekrar ederlerdi.

Yerine göre bir vaiz, bir müftü, bir hakim; yerine göre bir muallim, bir terbiyeci, bir aile reisi; duruma göre bir diplomat, bir kumandan, bir fatih, bütün bunların yanında geniş dostluk çevresi olan bir cemiyet adamı gibi sıfatlarla karşımıza çıkan Hz. Peygamber; dost-düşman, müslim-gayr-i müslim, zengin-fakir, büyük-küçük, kadın-erkek her kesimle muhatap olmuştur.

Peygamber Efendimiz, sohbet ederlerken; ashabına karşı daima mütevazı bir kardeş, şefkatli bir öğretmen ve merhametli bir baba gibi davranmış; bazı muaşeret kaidelerini (görgü kuralları) öğretmeyi arzu ettikleri zaman da, onlara, tatlı bir üslupla hitab etmiştir. Söyleyeceklerini bazen şakacı bir tarzda; bazen gönül alıcı, sevindirici, ümit verici ve teşvik edici bir biçimde; yerine göre kinayeli, teşbihli, ufuk açıcı ve düşündürücü bir üslupla söylemişlerdir.

Hz. Peygamber’in topluluk karşısındaki konuşmalarının tonu da üslubu da çok farklıdır. Kaynaklar, bu tür konuşmalar için “hutbe” kökünden türetilmiş tabirler kullanırlar. “Veda Hutbesi” dışında diğer hitabe tarzındaki konuşmaların içerisinde bu kadar uzununa rastlanmamaktadır.

Halka hitaben yaptığı konuşmalarda, gözleri kızarır, sesinin tonu yükselir ve heyecanı iyice artar; konuşmalarını yaparken, elinde, hem dayanmakta, hem de öteye beriye işaret etmekte kullanılan “mıhsara” denen (asa, baston, değnek, cöp türünden) bir çubuk bulundururlardı.

Hz. Peygamber, bilhassa lüzumsuz aşırılıkları, İslam’a söz getirebilecek ölçüsüz davranışları ve temel prensipleri zedeleyici hareketleri hiç hoş karşılamazlar; bu türden olaylar kendisine intikal ettikçe üzülürler, öfkelenirler, açıktan tavır takınırlar ve sert bir dille ikaz ederek bunları önlemeye çalışırlardı.

Hz. Peygamber’in değişmez bir tavrı vardı: Normal insanda bile hoş karşılanmayan; kaba, kırıcı, küçük düşürücü, hakaret edici, ölçüyü kaçırıcı türden bir konuşma ve hitap tarzı, O’nun şahsiyetinde hiç yer bulmamıştır.

Gülüş Tarzları

Image

Kaynakların ittifakla kaydettiklerine göre, Rasûlullah Efendimiz, yaradılıştan beşûş çehreli, yani güleç yüzlü idi. Tebessüm denen “gülümseme”, O’nun mübarek yüzünden hiç eksik olmazdı. En sıkıntılı anlarında bile, üzüntülerini belli etmezler, yanındakilerin içlerini karartacak bir tavır sergilemezlerdi. Bilhassa sevdikleri kimselerle karşılaştıklarında, öylesine tebessüm ederlerdi ki, böyle anlarda, yüzleri ay gibi parıldardı.

Bu tabii halleri dışında, Rasûlullah Efendimiz’in, bir de gülüşleri vardı. Hadis kaynakları, O’nun nelere ve nasıl güldüklerine dair pek çok vesika kaydetmişlerdir. Özellikle Âişe (ra) validemiz, Peygamber Efendimiz’in gülüş tarzlarını şu şekilde anlatmışlardır: “Rasûlullah Efendimiz’in küçük dili gözükecek şekilde, kendinden geçercesine güldüklerini hiç görmedim. O’nun gülüşü, tebessüm şeklinde idi.” (Buharî, el-Cami’us-Sahih, VII, 94-95; el-Edeb’ül-Müfred, s.97, nu:251). Hz. Peygamber’in diğer sahabelerinin bir çoğu da, çeşitli münasebetlerle, O’nun bu gülüş tarzını anlatırlarken “…öyle ki, azı dişleri gözükecek derecede güldüler!” şeklinde bir ifade kullanmışlardır. Bu gülüş tarzında, dişler gözükür; fakat ses işitilmez. İşte bu, Peygamber Efendimiz’in gülüş tarzıdır.

Şakaları

Enes b. Malik (ra): “Rasûlullah Efendimiz, çocuklara karşı, insanların en çok şaka yapanı idi.” (Taberanî, el-Mucemu’s-Sagir, II, 39; İbnu’l Esir, en-Nihaye. III, 466). “Peygamber Efendimiz, insanlar içinde, hanımlarına en çok şaka yapan kimse idi.“  (İbn’ul Esir, en-Nihaye. III, 466; Gazali, İhya, III, 129) der.

Peygamber Efendimiz; daha çok, çocuklara; hanımlarına; fakir fukara zümresine ve çevresinden sevgi bekleyenlere şaka yapmıştır. “Arkadaşınla ağız kavgası yapma; ona şaka da yapma; bir söz verip tutmamazlık da etme!” buyurunca, çevresindekiler tarafından: “Ama ya Rasûlallah, siz de şaka yapıyorsunuz!” diye sorulduğunda: “Evet, ben de şaka yaparım; fakat ben (şaka yaparken bile) sadece hakikati söylerim.“  (Buharî, el-Edeb’ül-Müfred, s.102, nu:265; Tirmizî, Sünen IV, 357, nu:1990). cevabını vermişlerdir.

Enes b. Malik (ra) anlatıyor: “Peygamber Efendimiz bana, “İki kulaklı!” diye hitabetti.” (en-Nihaye, I, 34).

Tirmizî’nin hocası Mahmud b. Gaylan, kendi hocası Ebû Üsame’nin bu haberi açıklayıcı mahiyette: “Yani Hz. Peygamber, Enes’e şaka yapmıştır.” dediğini söylemiştir.

Prof. Dr. Ali Yardim

Hz. Peygamber’in hayatına baktığımızda, giyim konusunda şu üç ölçüyü öne çıkardığı görülür:

  • İsraftan sakınmak;
  • Giyinmeyi, kibir, gurur, azamet ve gösteriş vesilesi yapmamak;
  • İçinde bulunduğu sosyal sınıfın imkan ve şartlarına uygun biçimde giyinmek.

Kaynakların bize ulaştırdığı vesikalardan anlaşıldığına göre, Hz. Peygamber’in giydiği kıyafetlerden -tek istisna ile- hiçbirisi, İslam’la birlikte ihdas (icat) edilmiş olmayıp, onların hepsi de, o günün toplumunda öteden beri giyilegelen giyim-kuşam çeşitleri idi. Nitekim kamîs, izâr, ridâ, cübbe, kulle, nâleyn gibi isimlerle anılan bu kıyafet çeşitleri; İslam öncesinde hanifler, putperestler ve gayr-ı müslimlerce giyilebildiği gibi, İslam’dan sonra da Müslümanlarca giyilmeye devam edilmiş eşyalardır.

Image

Ancak, Rasûlullah’ın kıyafette getirdiği tek istisnai yenilik, baş kıyafetinde kendini göstermektedir. Bu da “sarık“tır. Zira mübarek başlarına; burnus veya kalensüve adı verilen bir külah üzerine sarılmış sarık (‘imame) giyerlerdi.

Üstlerine giyindikleri elbiseleri de ridâ, izâr ve kamîs şeklinde olurdu. Giyindikleri kıyafet –umumiyetle- iki parça olup; üst parçasına ridâ, alt parçasına da izâr denirdi. Kamîs ismi verilen önü kapalı entari gibi uzun gömlek giyinmeyi ise daha fazla tercih ederlerdi. Gerektiği zaman bunların üzerine; cübbe, aba, bürde gibi adlar verilen hırka nevinden bir kıyafet giydikleri de olurdu.

Pabuç

Ayaklarına giydikleri ayakkabı çeşidi ise; nâleyn adı verilen sandal tipi pabuçla, huffeyn denen potin veya mest tipi ayakkabılardır.

Kaynakların verdiği bilgilere göre; Hz. Peygamber’in bütün giyim eşyaları bu parçalardan meydana geliyordu. Kendilerinin çorap giymedikleri hususunda vesika değerini taşıyan bir kayda rastlayamadığımızı da belirtmeliyiz.

Bu arada, Rasûlullah Efendimiz; giydikleri elbisede herhangi bir renk üzerinde ısrar etmemişlerdir. Öyle ki; beyaz, siyah, sarı, yeşil ve kırmızı renklerden yapılmış elbiseleri çeşitli zamanlarda giymişlerdir. Ancak kendileri iklim icabı, beyaz rengi tercih ettikleri gibi Müslümanların da beyaz giymesini tavsiye etmişlerdir. Bunun dışında, renk tercihini zevklere bırakmışlardır.

Potin

Öte yandan, pamuktan yapılmış giyecekler yanında, yünden dokunmuş elbise giydikleri de olmuştur. Ancak, hem piyasanın ithal malı en pahalı kumaşı olduğundan, hem de erkekler için fazlaca lükse kaçtığından ipek kumaş kullanmamışlardır. Bununla birlikte, özel durumları olan bazı ashabının, ipekten dokunmuş gömlek giymelerine izin vermişlerdir.

Hz. Peygamber, gerek cuma ve bayramlarda, gerek yerli ve yabancı heyetleri kabul ettikleri zamanlarda, resmî kıyafet diyebileceğimiz özel bir kıyafet de kullanmışlardır.

Ebû Said el-Hudrî (ra) anlatıyor:

“Hz. Peygamber, her ne zaman yeni bir elbise giyseler, -ister sarık, ister gömlek, isterse hırka olsun- onun bizzat adını söyleyerek, şöyle dua ve niyazda bulunurlardı:

Allah’ım, bana bunu giydirdiğin için, sana sonsuz hamdüsenalar olsun. Onun ve onu giyen azanın hayırlı olmasını niyaz ederim. Aynı şekilde, onun ve onu giyen azanın şerrinden de sana sığınırım Allah’ım!

Prof. Dr. Ali Yardim

Nübüvvet Mührü

Image

 

İslami kaynaklar, nübüvvet mührü ile ilgili olarak; onun mahiyeti, şekli, doğuştan olup olmayışı, üzerinde bir yazının bulunup bulunmayışı ve Hz. Peygamber vefat edince mührün kayboluşu gibi hususlar üzerinde durmuşlardır. Bilindiği üzere, Hz. Peygamber, bütün insanlarla müşterek olan yaratılışı yanında, diğer insanlardan farklı ve sadece kendine has bir kısım özelliklere de sahipti. O’nun bu özellik arzeden yönü, Şemail ve Siyer konularından ayrı olarak “Delail” veya “Hasais” başlığı altında ayrı bir tür olarak ele alınmış ve bu husustaki bilgiler, Delail’ün-Nübüvve veya el-Hasais’ün-Nebeviyye adını taşıyan eserlerde toplanmış ve değerlendirilmiştir.

Öte yandan, Hz. Peygamber’in peygamberler zincirinin son halkası olduğu hususu, bizzat kendileri tarafından da ifade edilmiştir. Bu konudaki hadisler arasında bir tanesi vardır ki, o, peygamberlik müessesesini ve bu bütün içerisinde Son Peygamber’in yerini, tamamen edebî bir üslupla tasvir etmektedir:

“Benimle, benden önce geçen peygamberlerin durumu aynen şuna benzer: Adamın birisi ev yaptırmıştır. O, bu binayı tamamlamış, süsleyip donatmış, ancak bir köşe taşı yerini eksik bırakmıştır. O şahane evi görmeye gelenler, binanın içinde gezip dolaşırken, gözleri bu eksik kalan yere ilişince: ‘Bina çok güzel olmuş, ama, ah bir de şu köşe taşının yeri boş bırakılmış olmasaydı!’ demekten kendilerini alamazlar. İşte ben, yeri boş bırakılan o köşe taşı gibiyim. Ve ben, peygamberlerin sonuncusuyum.” (Buharî, el-Cami’us-Sahih, IV, 162-163; Tecrid Tercemesi, IX, 295 vd.)

Gerek Kur’ân-ı Kerim, gerek Hadis-i Şeriflerden açıkça anlaşılacağı üzere, ilk peygamber Adem (as)’dan itibaren zaman zaman insanlığa gönderilen peygamberler kafilesinin sonuncusu, “Ahir Zaman Peygamberi“  olarak nitelendirilen  Muhammed (sav)‘dir. Ve O’ndan sonra bir daha peygamber gelmeyecektir.

İşte Cenâb-ı Hak, bir yandan, Hz. Peygamber’in “peygamberlerin mührü” olduğunu ve O’ndan sonra artık bir daha peygamber göndermeyeceğini kesinlikle bildirirken, diğer taraftan da, bu “mühür“ün eserini, O’nun mübarek vücudunda tecelli ettirmiş bulunmaktadır.

Ashab-ı Kiramın ve daha sonraki İslam alimlerinin, Peygamberlik nişanı için kullanmış oldukları tabirin aslı “Hatemü’n-nübüvve”dir. Bunu; Nübüvvet hatemi, Nübüvvet mührü, Peygamberlik mührü, Peygamberlik nişanı, Peygamberlik damgası, Peygamberlik beni, Peygamberlik izi… şeklinde ifadelendirmek mümkündür.

Kaynaklardaki bilgiler, ana hatlarıyla şöyledir: Hz. Peygamber’in mübarek sırtlarında, kürek kemikleri arasında, elle hissedilecek şekilde kabarık, mühür damgasına benzeyen bir iz vardı.

İslami kaynaklar, bu “Son Peygamberlik Nişanı” doğuştan mıdır, yoksa sonradan mı oluşmuştur şeklinde nübüvvet mührünün bir başka yönü üzerinde de durmuşlardır ki,  kaynakların verdiği bilgiye göre; bu mühür, doğuştan değildir. Ancak, ne zaman oluştuğu hususunda ihtilaf edilmiştir. Bu mührün, çocukluğunda, göğsünün melek tarafından açılıp temizlendiği sırada basıldığı hususu, en yaygın rivayetler arasındadır. Nübüvvet mührünün doğuştan olmadığı gibi vefat edince kaybolduğu yolunda da bir rivayet vardır. Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, Peygamberlik nişanı, O’nun mübarek bedenlerinin tabii bir parçası değil, peygamberlik nişanı ile alakalı ilahî bir timsal-i mücessemdir.

Yüzük Mührü

Yüzük Mührü

Hicret’e kadar, Hicaz bölgesinde, mühür kullanma âdeti yoktu. Hz. Peygamber, Hicret’in altıncı senesinde (m. 627), bütün komşu devletlere, resmî birer yazı yazıp, yeni kurulan İslam Devleti’ni tanıtmaya davet mektupları göndermek istedi. Yabancı devlet reislerine yazılan bu “dine davet mektupları” yeni bir problem ortaya çıkardı. Ashabdan bazıları: “Ya Rasûlallah! Yabancı devlet reisleri, kendilerine gelen yazılar mühürsüz olursa kabul etmezler. Onlar, böyle mühürsüz yazıları resmî muameleye koymazlar; boşuna göndermiş oluruz.” şeklinde fikirler ileri sürdüler. Bunun üzerine hemen bir mühür sipariş edildi. Ve yazılan mektuplar, mühürlendikten sonra yola çıkarıldı.

“Mühür” diye tercüme ettiğimiz tabirin aslı, “hatem”dir. Mühr-i Şerif, yüzük biçiminde yapılmış olduğu içindir ki, hatem kelimesi, umumiyetle “yüzük” şeklinde kullanılagelmiştir. Bu sebeple “Hatemü’n-Nebî” tabirini, “Peygamberimiz’in yüzük-mührü” şeklinde anlamak ve tercüme etmek gerekmektedir. Abdullah b. Ömer (ra) anlatıyor:

Rasûlullah Efendimiz, gümüşten bir yüzük edinmişti. Bununla çeşitli yerlere gönderdikleri yazıları mühürler ve onu takınmazdı.

Kaynakların bize ulaştırdığı vesikalara göre, Peygamberimiz’in Mühr-i Şerifleri gümüşten mamuldü ve kaşlı idi. Onun mühür vazifesini gören yeri burasıydı. Kaşının üzerine ise, “Muhammed-Rasûl-Allah” ibaresinin üç kelimesi, birer satır halinde istif edilerek kazınmıştı: Alttan yukarı doğru; birinci satırda “Muhammed” ism-i şerifi, ikinci satırda “Rasûl“, üstte üçüncü satırda da “Allah” ism-i celali yer alıyordu. Yüzük-mühürlerinin kaşının, yüzüğün kendi madeninden olduğuna dair rivayetler daha kuvvetli gözükmektedir.

Hz. Peygamber, adı geçen mühür-yüzüklerini yaptırıp mübarek parmaklarına takınca, ashabından da aynı biçimde yüzük yaptırmak isteyenler çıkmıştır. Bunun üzerine Peygamberimiz, duruma hemen müdahale ederek: “Hiçbir kimse, benim mührümün yazısını taşıyan yüzük yaptırmasın!” buyurmuşlardır. Peygamberimiz, bu yasaklamalarıyla, devlet olma ciddiyetinin disiplinini sağlamış oluyor ve resmiyetle özel hayatı birbirinden kesinlikle ayırmış bulunuyordu. Öte yandan, Rasûlullah’ın bütün zatî eşyaları; pabuçlarından cübbelerine, su bardaklarından kılıçlarına varıncaya kadar hepsi, ashabına intikal edip birer hatıra olarak muhafaza edilebildiği halde, Mühr-i Şerifleri, bunun istisnasını teşkil etmiştir. Kaynakların bütün açıklığı ile belirttiklerine göre, Mühr-i Şerif, kendilerinin vefatından sonra: Hz. Ebû Bekir’e, ondan Hz. Ömer’e, ondan da Hz. Osman’a intikal etmiş; Hz. Osman’ın 12 sene süren halifeliğinin -rivayete göre- altıncı senesinde ise, “Erîs Kuyusu”na düşerek kaybolmuştur. Mühr-i Şerif’in, başkasına değil de, sıra ile bu üç zata intikal etmiş olması, onun, şahsi eşya olmadığını ve devletin başkanına ait bir sembol olduğunu göstermektedir. Bilindiği üzere bu üç zat, Hz. Peygamber’den sonra sıra ile Halife olmuşlar ve devleti idare etmişlerdir. Her üçü de, devlet başkanı sıfatı ile bir evrak mühürlemek gerektiği zaman bu Mühr-i Şerif’i kullanmışlardır. Hz. Hüseyin’den nakledilen bir rivayete göre, Hz. Ali de mührüne aynı ibareyi kazdırmıştır.

Prof. Dr. Ali Yardim

Sonraki Sayfa »